Aşure alevi geleneği mi ?

Koray

New member
Aşure Alevi Geleneği mi? Tarih, Kerbela, Paylaşım ve Değişen Anlamlar Üzerine

Aşure Alevi geleneği mi? Sorunun kısa cevabından daha fazlası

Aşure denince benim aklıma ilk olarak büyük bir tencerenin başında toplanan insanlar geliyor. Birinin buğdayı karıştırması, diğerinin kuru meyveleri hazırlaması, evin içine yayılan tarçın kokusu ve en sonunda komşulara, akrabalara, tanıdıklara dağıtılan kaseler... Fakat konu biraz derinleşince şu soru ortaya çıkıyor: “Aşure Alevi geleneği midir?”

Bence bu sorunun en doğru cevabı “Aşure yalnızca Alevilere ait değildir; ancak Alevi-Bektaşi geleneğinde çok güçlü, özgün ve tarihsel olarak belirgin bir anlam kazanmıştır” şeklinde kurulabilir. Çünkü aşurenin kendisi İslam dünyasının farklı topluluklarında görülen eski bir Muharrem geleneğidir. Buna karşılık Alevi-Bektaşi kültüründe aşure, özellikle Kerbela, Hz. Hüseyin, Muharrem matemi ve paylaşma fikriyle çok daha özel bir anlam kazanır. Akademik çalışmalar da bu ayrımı özellikle vurguluyor.

Dolayısıyla “Aşure Alevilerindir” demek de “Alevilikle hiçbir özel bağlantısı yoktur” demek de tarihsel tabloyu eksik bırakıyor.

Aşurenin kökeni: Tek bir hikâyeye indirgenebilir mi?

Aşurenin kökeni konusunda en dikkat çekici noktalardan biri, farklı dini ve kültürel toplulukların aynı yiyeceğe farklı anlamlar yüklemesidir.

Muharrem ayının onuncu günü olan Aşure Günü, İslam dünyasında önemli bir gün olarak kabul edilir. Geleneksel anlatılarda Hz. Nuh'un tufandan kurtulması, Hz. Musa'nın kurtuluşu gibi çeşitli olaylar bu günle ilişkilendirilmiştir. Nuh Tufanı anlatısında ise gemide kalan çeşitli yiyeceklerin bir araya getirilerek pişirilmesiyle aşurenin ortaya çıktığına dair yaygın bir anlatı vardır. Bu nedenle aşure bazı çevrelerde “Nuh'un tatlısı” olarak da yorumlanmıştır.

Fakat burada önemli bir metodolojik sorun var: Bu anlatıların tamamını tarihsel olarak doğrulanmış bir “aşurenin ilk ortaya çıkış hikâyesi” gibi değerlendirmek doğru olmaz. Bunların önemli bir bölümü dini ve kültürel hafızanın oluşturduğu anlatılardır.

Benim açımdan daha ilginç olan nokta şu: Bir yiyeceğin kökenini tek bir olaya bağlamak yerine, yüzyıllar boyunca farklı toplulukların ona yüklediği anlamlara bakmak daha açıklayıcı.

Aşureyi bir bakıma “yeniden yorumlanan kültürel bir yemek” olarak düşünmek mümkün.

Alevi-Bektaşi geleneğinde aşurenin asıl ağırlığı nereden geliyor?

Burada Kerbela belirleyici hale geliyor.

Hicri 61 yılında Kerbela'da Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin öldürülmesi, Alevi-Bektaşi geleneğinin tarihsel hafızasında merkezi bir yere sahiptir. Muharrem ayında tutulan oruç ve matem de bu olayla bağlantılı olarak şekillenmiştir. Tunceli Alevileri üzerine yapılan akademik bir araştırmada, Muharrem uygulamalarının Hz. Hüseyin'e duyulan sevgi ve Kerbela hafızasıyla doğrudan ilişkilendirildiği görülüyor.

Bu noktada aşure sadece “tatlı” olmaktan çıkar.

Bir anlamda matemden paylaşmaya geçişin sembolü haline gelir.

Alevi-Bektaşi pratiğinde Muharrem sürecinin ardından aşure hazırlanması ve dağıtılması, Kerbela şehitlerinin anılmasıyla ilişkilendirilir. Bazı geleneklerde on iki gün süren Muharrem orucunun ardından on iki imamı simgeleyen on iki malzemeli aşure anlayışına da rastlanır. Ancak bunun her Alevi topluluğunda aynı biçimde uygulanmadığını özellikle belirtmek gerekir. Alevilik kendi içinde ocaklara, bölgelere, ailelere ve tarihsel deneyimlere göre farklı ritüel biçimlerine sahip bir gelenektir.

Bence tam da burada “Alevi geleneği mi?” sorusunun ikinci yarısı ortaya çıkıyor: Evet, aşurenin Alevi-Bektaşi kültüründe çok güçlü bir ritüel anlamı vardır; fakat bu, aşurenin başka Müslüman topluluklarında bulunmadığı anlamına gelmez.

Sadece Alevilere ait olduğunu söylemek neden yanıltıcı?

Çünkü Osmanlı tarihine baktığımızda aşurenin çok daha geniş bir toplumsal alanda tüketildiğini görüyoruz.

Araştırmalar, Osmanlı döneminde aşurenin hem halk arasında hem de saray çevresinde hazırlanıp dağıtıldığını gösteriyor. Tekke ve dergâhlarda da aşure yapıldığı biliniyor. Hatta bazı çalışmalarda aşure dağıtımının farklı sosyal sınıfları bir araya getiren bir dayanışma pratiği olduğu belirtiliyor.

Burada çok önemli bir ayrıntı var: Bektaşi geleneğinin aşure kültüründeki etkisi gerçekten güçlü. Bektaşi dergâhlarında büyük kazanlarda aşure hazırlanması ve halka dağıtılması, zaman içerisinde evlerdeki aşure pratiğinin de biçimlenmesine katkıda bulunmuş olabilir. Akademik literatürde bu ilişki açık biçimde ele alınıyor.

Fakat “Bektaşi etkisi var” ile “başka hiçbir toplulukta aşure yoktur” aynı şey değil.

Üstelik günümüzde Sünni Müslümanlar arasında da Aşure Günü'nü anmak, oruç tutmak veya aşure pişirip dağıtmak oldukça yaygın bir uygulamadır. Dolayısıyla aşureyi tek bir mezhep veya inanç grubunun mülkiyetine sokmak tarihsel çeşitliliği görmezden gelmek olur.

Aşure neden bu kadar güçlü bir toplumsal sembole dönüştü?

Burada işin sosyoloji tarafı bence en az dini tarafı kadar ilginç.

Aşure tek kişilik bir yemek değildir.

Büyük bir tencerede hazırlanır. İçinde birbirinden farklı malzemeler vardır. Sonra küçük kaplara bölünür ve başkalarına verilir.

Bu açıdan aşureyi yalnızca “bir tatlı” olarak görmek yerine, paylaşmanın maddi bir sembolü olarak değerlendirmek mümkün.

Farklı malzemelerin aynı tencerede birleşmesi üzerinden yapılan “birlik ve beraberlik” yorumları elbette biraz sembolik bir okuma. Ama tamamen temelsiz de değil. Alevi mutfak kültürü üzerine 2025 yılında yayımlanan nitel bir araştırmada, lokma, cem, Hızır, Muharrem, aşure ve kurban gibi yemek pratiklerinin dini ritüellerin yanında toplumsal kimlik ve dayanışmayla da ilişkili olduğu görülüyor. Araştırma Eskişehir'de on katılımcıyla gerçekleştirildiği için bütün Alevileri temsil ettiği söylenemez; fakat mutfak ile kimlik arasındaki ilişkiyi anlamak açısından değerli bir örnek sunuyor.

Burada kadınların ve erkeklerin deneyimleri konusunda da dikkatli olmak gerekiyor.

Geleneksel toplumlarda yemek hazırlama ve ev içi organizasyon çoğu zaman kadınların omuzlarında olmuştur. Bu nedenle bazı kadınlar açısından aşure, sadece dini bir ritüel değil; aile hafızasının, komşuluk ilişkilerinin ve kuşaklar arası aktarımın bir parçası olarak yaşanabilir.

Ancak bunu “kadınlar aşureyi böyle görür, erkekler şöyle görür” diye kesin bir kalıba sokmak doğru olmaz.

Bazı erkekler aşureyi toplumsal dayanışmanın, cemaat organizasyonunun ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir ritüelin parçası olarak görebilir. Bazı kadınlar ise doğrudan inanç ve matem boyutuna odaklanabilir. Genç bir erkekle yaşlı bir kadın, aynı ritüele tamamen farklı anlamlar yükleyebilir.

Yani cinsiyetten çok aile, yaş, bölge, eğitim, inanç yoğunluğu ve kişisel deneyim belirleyici olabilir.

Aşure ile Kerbela arasındaki bağ sadece dini mi?

Bence değil.

Kerbela'nın Alevi-Bektaşi hafızasındaki yeri aynı zamanda etik bir hafızadır.

Buradaki mesele yalnızca “geçmişte ne oldu?” sorusu değildir. “Haksızlık karşısında insan nasıl davranmalı?” sorusudur.

Alevi-Bektaşi kültürünü anlatan kaynaklarda Muharrem matemi, Kerbela'nın acısını hatırlamanın yanında geçmişten ders çıkarma ve benzer acıların tekrar etmemesi düşüncesiyle de ilişkilendiriliyor.

Bu nedenle aşureyi Kerbela bağlamında düşündüğümüzde, ortaya ilginç bir dönüşüm çıkıyor:

Acı → yas → hatırlama → paylaşma.

Bu zincirin son halkası özellikle önemli.

Çünkü matem yalnızca üzüntüye dönüşürse toplumun geleceğine çok az şey aktarabilir. Ama matem bir paylaşma pratiğine dönüşürse hatıra canlı kalır.

Aşure bugün değişiyor mu?

Kesinlikle.

Bugün şehirleşme, sosyal medya, hazır gıda kültürü ve bireyselleşme aşure geleneğinin uygulanma biçimini değiştiriyor.

Eskiden mahallede büyük kazanla yapılan bir aşure, bugün apartman dairesinde daha küçük miktarlarda hazırlanabiliyor. Bazı insanlar evde yapmak yerine hazır aşure alıyor. Bazıları ise iş yerinde, belediyelerin organizasyonlarında veya derneklerde yapılan dağıtımlara katılıyor.

Bu değişim geleneğin kaybolduğu anlamına gelmek zorunda değil.

Tam tersine, gelenekler çoğu zaman biçim değiştirerek hayatta kalıyor.

Bugün sosyal medyada paylaşılan bir aşure fotoğrafı bile bazen insanların aile geçmişini hatırlamasına vesile olabiliyor. Burada ekonomik boyut da devreye giriyor. Buğday, bakliyat, kuruyemiş, şeker ve meyve gibi malzemelerin fiyatları yükseldiğinde geleneksel bir aşure kazanının maliyeti de artıyor. Dolayısıyla kültürel devamlılık sadece “insanlar istiyor mu?” meselesi değil; ekonomik koşullarla da bağlantılı.

Bilimsel açıdan aşureye bakınca ne görüyoruz?

Aşurenin beslenme tarafı da ayrıca tartışılabilir.

Buğday, nohut ve fasulye gibi malzemeler karbonhidrat, protein ve lif sağlarken; ceviz, badem ve çeşitli kuru meyveler yağ, mineral ve mikrobesin katkısı sağlayabilir. Fakat aşure aynı zamanda şeker içeren bir tatlıdır. Dolayısıyla “içinde çok malzeme var, o halde sınırsız sağlıklıdır” demek bilimsel açıdan doğru olmaz.

Burada kültür ile bilimin güzel bir kesişimi var.

Geleneksel bir yemek hem kültürel olarak değerli olabilir hem de modern beslenme açısından porsiyon, şeker miktarı ve içerik bakımından değerlendirilebilir.

Hatta gelecekte aşurenin farklı beslenme ihtiyaçlarına göre uyarlanması şaşırtıcı olmayacaktır. Daha az şekerli, bitkisel protein oranı yüksek veya farklı tahıllarla hazırlanan çeşitler zaten ortaya çıkıyor.

Ancak bence önemli olan, modernleştirirken ritüelin anlamını tamamen ortadan kaldırmamak.

Aşure ekonomisi: Bir tatlıdan daha fazlası

Aşurenin ekonomik boyutu çoğu zaman gözden kaçıyor.

Binlerce kişiye aşure dağıtılan organizasyonlarda ciddi miktarda buğday, bakliyat, kuruyemiş ve meyve satın alınıyor. Esnaf, marketler, üreticiler, dernekler ve yerel yönetimler bu kültürel etkinliğin ekonomik çevresinde yer alabiliyor.

Osmanlı döneminde bile aşure üretimi ve dağıtımının yalnızca ev içi bir uygulama olmadığı, saray ve tekke gibi kurumsal yapıların da bu sürece dahil olduğu akademik çalışmalarla ortaya konmuş durumda.

Bugün bunun modern karşılığını belediyelerin, vakıfların, derneklerin ve cemevlerinin toplu aşure etkinliklerinde görmek mümkün.

Bu nedenle aşureyi kültürel ekonomi açısından da incelemek ilginç olur: Bir gelenek nasıl üretim, tüketim ve dayanışma ağları oluşturuyor?

Gelecekte Alevi aşure geleneğini ne bekliyor?

Bana göre gelecekte asıl mesele aşurenin ortadan kalkıp kalkmayacağından ziyade, anlamının korunup korunmayacağı olacak.

Çünkü aşureyi sadece “Muharrem ayında yapılan tatlı” haline getirirsek Kerbela hafızası zayıflayabilir.

Öte yandan aşureyi sadece belirli bir grubun kimlik sembolü olarak görürsek, yüzyıllardır farklı Müslüman toplulukların ortak kültürel alanında bulunan tarafını gözden kaçırabiliriz.

Bence daha sağlıklı yaklaşım, bu iki gerçeği aynı anda kabul etmek:

Aşure ortak bir kültürel gelenektir.

Ama Alevi-Bektaşi geleneğinde Kerbela ve Muharrem matemiyle bağlantılı çok özel ve derin bir anlam kazanmıştır.

Bu iki ifade birbiriyle çelişmez.

Tam tersine, aşurenin neden bu kadar uzun süre yaşayabildiğini açıklamaya yardımcı olur.

Sonuç: “Aşure Alevi geleneği mi?” sorusuna benim cevabım

Ben bu soruya “evet” veya “hayır” şeklinde tek kelimelik cevap vermeyi tarihsel açıdan yetersiz buluyorum.

Aşure sadece Alevi geleneği değildir. Muharrem ayı ve Aşure Günü, farklı Müslüman topluluklarda çeşitli anlamlarla yaşatılmıştır; Osmanlı döneminde de Sünni çevrelerden tekke ve saray ortamına kadar geniş bir kullanım alanı olduğu görülmektedir.

Fakat aynı zamanda aşurenin Alevi-Bektaşi kültüründe özel bir yeri vardır. Burada aşureyi sıradan bir tatlıdan ayıran temel unsur, Muharrem matemi, Kerbela ve Hz. Hüseyin'in hatırasıyla kurulan güçlü bağdır.

Bence en güzel tarafı ise şu: Aşure hem farklılıkları hem de ortaklıkları aynı anda gösterebilen nadir kültürel sembollerden biri.

Aynı kaseye bakan iki insan farklı şeyler görebilir.

Biri Nuh Tufanı'nı düşünür.

Biri Kerbela'yı hatırlar.

Biri çocukluğundaki komşuluk ilişkilerini anımsar.

Biri sadece annesinin yaptığı aşurenin tadını özler.

Bir başkası içinse bu, inançtan bağımsız olarak paylaşmanın sembolüdür.

Belki de aşurenin yüzyıllardır yaşamasının sırrı tam burada.

Bir geleneğin yaşaması için herkesin ona aynı anlamı yüklemesi gerekmiyor. Bazen tam tersine, farklı insanların kendi hafızalarını aynı ritüelin içinde bulabilmesi gerekiyor.

Forumda asıl tartışılması gereken soru da belki şu:

Aşureyi belirli bir topluluğun “malı” olarak mı görmek gerekir, yoksa farklı toplulukların yüzyıllar boyunca kendi anlamlarını kattığı ortak bir kültürel miras olarak mı değerlendirmek daha doğru?

Bir de şu soru oldukça ilginç: Aşurenin bugün marketlerde hazır tatlı olarak satılması, belediyelerin binlerce kişiye dağıtması ve sosyal medyada paylaşılması geleneği zayıflatıyor mu, yoksa tam tersine onu yeni kuşaklara taşımanın yeni yollarını mı oluşturuyor?

Ve belki en önemlisi: Bir yemeğin dini kökeni ile bugün toplumdaki kültürel anlamı birbirinden ne kadar ayrılabilir?

Tarihsel ayrımları daha net kurunİlk elden deneyim eksikliğini giderin

Tarihsel ayrımları daha net kurun

İlk elden deneyim eksikliğini giderin

Başlık biçimini istenen formata uyarlayın
 
Üst