Sude
New member
Anne Kelimesi Bize Ne Anlama Gelir? Bir Ev, Bir Hayat, Bir Hafıza
Anne Kelimesi Bize Ne Anlama Gelir? Bir Ev, Bir Hayat, Bir Hafıza
Geçenlerde eski bir evin salonunda, yıllardır açılmamış bir sandığın başında otururken bu soruyu kendime sordum: Anne kelimesi bize ne anlama gelir?
Sandığın içinden birkaç sararmış fotoğraf, kenarı yıpranmış bir mendil ve çocukluk yıllarımdan kalma küçücük bir kazak çıktı. Fotoğraflardan birinde annem gençti. Ben ise onun elini iki elimle kavramış, kameraya değil ona bakıyordum.
O fotoğrafa uzun süre baktım.
Sonra fark ettim ki çocukken “anne” dediğimiz kelime, büyüdükçe yalnızca bir kişiyi anlatmıyor. Bazen bir evi, bazen bir sesi, bazen sofradaki eksik sandalyeyi, bazen de insanın kendisini güvende hissettiği son yeri anlatıyor.
Bu yüzden bu hikâyeyi burada paylaşmak istedim. Çünkü belki siz de “anne” kelimesini yalnızca bir akrabalık bağı olarak değil, hayatınızda başka anlamlar taşıyan bir kelime olarak görüyorsunuzdur.
Bir Akşam Gelen Telefon
Hikâyemizin kahramanı Murat, kırklı yaşlarının başında, İstanbul'da yaşayan bir mimardı. İş hayatında planlı, hesaplı ve hızlı karar veren biriydi. Bir binanın taşıyıcı sistemindeki sorunları saatler içinde analiz edebilir, karmaşık bir projeyi parçalara ayırarak çözebilirdi.
Fakat annesinin telefonunu gördüğünde aynı Murat olmaktan çıkardı.
O akşam telefonu çaldığında saat 21.40'tı.
“Anne?”
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“İyiyim oğlum,” dedi annesi.
Murat hemen anlamıştı.
“Bir şey oldu.”
“Yok.”
“Anne, sesinden belli.”
Annesi biraz güldü.
“Sen hâlâ beni sesimden tanıyorsun.”
Murat ertesi sabah yola çıktı.
Annesi, yıllardır yaşadığı kasabada tek başına kalıyordu. Babası öleli sekiz yıl olmuştu. Murat'ın aklına ilk gelen çözüm belliydi: Annesini İstanbul'a getirmek, evini kiraya vermek, sağlık kontrollerini düzenlemek ve gerekirse evde bakım desteği sağlamaktı.
Onun zihninde problem ve çözüm vardı.
Fakat eve vardığında annesinin söyledikleri bütün planını değiştirdi.
“Ben İstanbul'a gelmek istemiyorum.”
Murat şaşırdı.
“Neden?”
“Çünkü burası benim hayatım.”
Murat sustu.
Annesi pencereye doğru baktı.
“Babanla burada yaşadık. Sen burada büyüdün. Komşularım burada. Her sabah yürüdüğüm yol burada. İnsan yaşlandığında sadece güvenli bir yerde olmak istemiyor. Tanıdığı bir yerde olmak da istiyor.”
Murat ilk kez meseleyi yalnızca güvenlik açısından değerlendirdiğini fark etti.
Aynı Soruna İki Farklı Pencereden Bakmak
Murat'ın kız kardeşi Elif de o hafta sonu eve geldi.
Elif bir psikologdu. İnsan davranışları üzerine çalışan, özellikle aile ilişkileriyle ilgilenen biriydi.
Murat, annesinin durumunu anlatırken sürekli çözüm önerileri sıralıyordu.
“Evin girişine tutunma barı yapılabilir. Banyoyu değiştirebiliriz. Akıllı saat alırız. Haftada üç gün yardımcı gelir. Sağlık kontrollerini dijitalden takip ederiz.”
Elif dinledi.
Sonra tek bir soru sordu:
“Peki annem bunların hangisini istiyor?”
Murat sustu.
Bu soru basit görünüyordu ama aslında bütün konuşmanın yönünü değiştirdi.
Elif'in yaklaşımı yalnızca “kadınlar daha duygusaldır” gibi basit bir klişeyle açıklanabilecek bir durum değildi. Murat da duygusuz bir adam değildi. Tam tersine annesini korumak istediği için hemen çözüm üretmeye çalışıyordu.
İkisinin farkı daha çok meseleye nereden baktıklarıydı.
Murat riskleri azaltmaya çalışıyordu.
Elif ise önce annelerinin ne hissettiğini, ne istediğini ve hangi ilişkiler içinde kendisini güvende hissettiğini anlamaya çalışıyordu.
Sonunda ikisi birlikte oturup konuştular.
Ve fark ettiler ki gerçek çözüm, bu iki yaklaşımın birbirinin karşıtı olması değil, tamamlayıcısı olmasıydı.
Evin güvenli hale getirilmesi gerekiyordu.
Ama annenin karar hakkının korunması da gerekiyordu.
Yardım gerekiyordu.
Ama yardımın insanın bağımsızlığını elinden almaması gerekiyordu.
Belki de aile içinde en sağlıklı çözümler, “kim haklı?” sorusundan değil, “ikimizin bildiği neyi birleştirebiliriz?” sorusundan doğuyordu.
Anne Kelimesinin Tarihteki Yolculuğu
O gece annesi eski fotoğraf albümlerini çıkardı.
Fotoğraflara bakarken konu birden geçmişe geldi.
“Eskiden anneler başka türlü yaşardı,” dedi.
Elif başını kaldırdı.
“Nasıl?”
“Daha kalabalık aileler vardı. Aynı evde büyükanne, dede, çocuklar, gelinler yaşardı. Bir çocuğun bakımını sadece annesi yapmazdı.”
Bu söz Murat'ın ilgisini çekti.
Gerçekten de aile yapısı tarih boyunca aynı kalmamıştı. Türkiye'de özellikle şehirleşme, sanayileşme, eğitim seviyesinin yükselmesi, kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve göç gibi toplumsal değişimler aile ilişkilerini de dönüştürdü.
Eskiden geniş aile içinde paylaşılan bakım sorumlulukları, modern şehir hayatında çoğu zaman daha küçük hanelerin üzerine kaldı.
Böylece “anne” kelimesi de farklı beklentiler taşımaya başladı.
Anne hem çalışmalıydı.
Hem çocuk büyütmeliydi.
Hem evin duygusal yükünü taşımalıydı.
Hem güçlü olmalıydı.
Hem sabırlı olmalıydı.
Hem kendi hayatını kurmalıydı.
Bu beklentilerin tamamını tek bir insanın omuzlarına yüklemek ne kadar adildi?
Elif bu noktada önemli bir şey söyledi:
“Belki de anneliği kutsallaştırırken annelerin insan olduğunu unutuyoruz.”
Murat annesine baktı.
İlk kez annesini yalnızca “annesi” olarak değil, kendi hayalleri, korkuları, gençliği, kırgınlıkları ve seçimleri olan bir insan olarak düşünmeye başladı.
Bir Kadının Hayatı, Sadece Annelikten İbaret Değildir
Annesi gençliğinde öğretmen olmak istemişti.
Fakat evlendikten sonra çocukları olmuş, hayatının önemli bir bölümü aile sorumluluklarıyla geçmişti.
Murat bunu daha önce hiç sormamıştı.
“Anne, öğretmen olmak ister miydin?”
Annesi gülümsedi.
“Çok isterdim.”
“Peki neden olmadın?”
“Hayat öyle gelişti.”
Bu cevap Murat'ın aklında kaldı.
Çünkü annesinin hayatındaki en büyük kararların çoğunu onun doğumundan önce vermiş olduğunu fark etti.
Bir insanın annesi olması, onun diğer bütün kimliklerini ortadan kaldırmıyordu.
O da genç bir kadındı.
Bir öğrenciydi.
Bir eşti.
Bir arkadaştı.
Bir komşuydu.
Bir zamanlar gelecek hakkında hayaller kuran bir insandı.
Belki de “anne” kelimesini anlamanın en önemli yollarından biri buydu: Anneyi sadece çocuğuyla kurduğu ilişki üzerinden değil, kendi hayatı olan bağımsız bir insan olarak görmek.
Babaların ve Erkeklerin Hikâyedeki Yeri
Bu hikâyede erkeklerin yalnızca “çözüm üreten”, kadınların ise yalnızca “duyguları anlayan” insanlar olduğunu söylemek kolay olurdu.
Ama hayat o kadar basit değil.
Murat'ın babası da yıllarca ailesini korumaya çalışmıştı. Evde bozulan şeyleri tamir eder, hesapları takip eder, çocuklarının geleceği için planlar yapardı.
Annesi ise çoğu zaman aile üyeleri arasındaki kırgınlıkları gideren kişiydi.
Biri “nasıl çözeriz?” diye düşünürdü.
Diğeri “bu çözüm insanları nasıl etkiler?” diye sorardı.
Fakat roller her zaman böyle değildi.
Murat'ın kendisi de çocukken annesinin yanında saatlerce konuşurdu.
Elif'in eşi ise çocuklarının bakımında oldukça planlı ve sistematikti.
Yani empati yalnızca kadınlara, strateji yalnızca erkeklere ait değildi.
Toplumun bize öğrettiği roller, bazen sahip olduğumuz gerçek özelliklerden daha görünür hale geliyordu.
Asıl mesele belki de kadın ve erkeklerin nasıl olması gerektiğini söylemek değil; herkesin hem çözüm üretebilmesine hem de duyguları dinleyebilmesine izin vermekti.
“Anne” Bazen Bir Kelimeden Daha Fazlasıdır
Ertesi sabah Murat annesiyle birlikte pazara gitti.
Yol boyunca annesi ona çocukluğundan hikâyeler anlattı.
Murat bazılarını ilk kez duyuyordu.
“Sen küçükken yağmurdan çok korkardın.”
“Hatırlamıyorum.”
“Ben hatırlıyorum.”
Murat güldü.
“Sen her şeyi hatırlıyorsun.”
Annesi cevap verdi:
“Anne olmak biraz da hatırlamak galiba.”
Bu cümle beni de düşündürdü.
Çünkü anneler çoğu zaman çocuklarının hayatındaki ayrıntıları taşırlar.
İlk adımı.
İlk kelimeyi.
İlk okul gününü.
Gece yarısı yaşanan ateşi.
Kırılan oyuncağı.
İlk kalp kırıklığını.
Fakat anne de hatırlanmak ister.
Çocuğunun büyüyüp kendi hayatına karıştığı yıllarda onun da geçmişine, emeğine ve hikâyesine dönüp bakılması önemlidir.
Belki “anne” kelimesinin içinde biraz da hafıza vardır.
Anne Olmak ve Toplumun Görünmeyen Emeği
Modern toplumlarda bakım emeği üzerine yapılan araştırmalar da önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Çocuk, yaşlı ve ev içi bakım sorumlulukları aile içinde eşit paylaşılmadığında bunun önemli bir kısmı kadınların üzerinde kalabiliyor.
Bu konu yalnızca anneler gününde hatırlanacak bir mesele değil.
Bir çocuğun büyümesi için harcanan zamanın ekonomik bir karşılığı olmasa bile toplumsal bir değeri vardır.
Yemek hazırlamak, hastaneye götürmek, ödevle ilgilenmek, gece uyanmak, öğretmenle görüşmek, aile bireyleri arasındaki sorunları yönetmek...
Bunların çoğu görünmez emektir.
Ve görünmeyen emek, yapılmadığında hemen fark edilir; yapıldığında ise çoğu zaman doğal kabul edilir.
Murat bunu annesinin eski defterlerinde gördü.
Yıllar boyunca tuttuğu küçük notlar vardı.
“Bugün Murat'ın ateşi çıktı.”
“Bugün Elif okuldan üzgün geldi.”
“Bugün çocuklar ilk kez kendi başlarına pazara gittiler.”
Murat defteri kapattı.
“Bunları neden yazdın?”
Annesi omuzlarını kaldırdı.
“Unutmamak için.”
Murat düşündü.
Belki de çocuklar büyürken anneler onların hayatını kaydeder.
Çocuklar büyüdüğünde ise annelerin hayatını hatırlama sırası onlara gelir.
Sonunda Çözüm Bir Ev Değişikliği Olmadı
Murat annesini İstanbul'a götürmekten vazgeçmedi; fakat onu zorlamadı.
Birlikte alternatifler oluşturdular.
Evde bazı düzenlemeler yaptılar.
Komşularıyla dayanışma ağı kurdular.
Düzenli sağlık kontrolleri planlandı.
Annesinin ihtiyaç duyduğu günlerde destek alması sağlandı.
Ama en önemlisi, kararların birlikte verilmesi oldu.
Bir gün annesi Murat'a şöyle dedi:
“Beni korumaya çalışırken hayatımı elimden alma.”
Murat gülümsedi.
“Tamam.”
“Tamam demek kolay.”
“Öğreniyorum.”
Annesi oğlunun elini tuttu.
“Ben de öğreniyorum.”
Belki aile dediğimiz şeyin güzelliği biraz da burada.
Kimse her şeyi bilen kişi değil.
Anne de öğreniyor.
Baba da öğreniyor.
Çocuk da öğreniyor.
Ve bazen yetişkin çocuk, annesinden yalnızca hayatı değil, annesinin de kendi hayatı olduğunu öğreniyor.
Peki “Anne” Kelimesi Bize Ne Anlatıyor?
Ben o eski fotoğrafa bugün tekrar baktığımda artık yalnızca annemi görmüyorum.
Bir dönemi görüyorum.
Bir ailenin hikâyesini görüyorum.
Toplumun değişimini görüyorum.
Çocuklukla yetişkinlik arasındaki mesafeyi görüyorum.
Ve en önemlisi, bir insanın başka bir insanın hayatında ne kadar derin bir iz bırakabileceğini görüyorum.
“Anne” kelimesi bazıları için sıcak bir evdir.
Bazıları için çocukluk arkadaşlığıdır.
Bazıları için özlemdir.
Bazıları için hiç yaşanmamış bir yakınlığın hayalidir.
Bazıları için ise kırgınlıkların, mesafelerin ve iyileşmeye çalışan ilişkilerin adıdır.
Bu yüzden herkesin “anne” kelimesine yüklediği anlam aynı değildir.
Belki de kelimenin en gerçek anlamı burada saklıdır.
Anne olmak yalnızca doğurmak değildir.
Bakım vermek, büyütmek, dinlemek, korumak, bazen hata yapmak, bazen yeniden başlamak ve çocuğun büyüyüp kendi yoluna gitmesini kabul etmek de bu hikâyenin parçalarıdır.
Ama çocukların da annelerini yalnızca “anne” olarak değil, bir insan olarak görmeye başladıkları an farklı bir ilişki kurulabilir.
Kendi korkuları olan.
Kendi hayalleri olan.
Kendi yanlışları olan.
Kendi geçmişi olan bir insan...
Belki yıllar sonra hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:
Annemizi gerçekten tanıyor muyuz, yoksa onu yalnızca hayatımızdaki “anne” rolüyle mi hatırlıyoruz?
Peki sizce “anne” kelimesi sizin için ne ifade ediyor?
Bir kişi mi?
Bir ev mi?
Bir ses mi?
Bir koku mu?
Bir çocukluk anısı mı?
Yoksa artık çok uzakta olan ama hâlâ içinizde konuşmaya devam eden bir hikâye mi?
Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok.
Çünkü bazı kelimeler sözlüklerde tanımlanır ama hayatımızda yeniden yazılır.
Anne de böyle bir kelimedir.
Ve insan kaç yaşına gelirse gelsin, bazen bir sandığın içinden çıkan eski bir fotoğraf ona şunu hatırlatır:
Bazı insanlar hayatımızdan geçmez.
Onlar hayatımızın bir parçasını oluşturur.
Hikâyeyi 1000 kelimeyi aşacak şekilde genişletKaynak gerektiren iddiaları dikkatle sınırla
Hikâyeyi 1000 kelimeyi aşacak şekilde genişlet
Kaynak gerektiren iddiaları dikkatle sınırla
Forum bölümlerini daha davetkâr hâle getir
Anne Kelimesi Bize Ne Anlama Gelir? Bir Ev, Bir Hayat, Bir Hafıza
Geçenlerde eski bir evin salonunda, yıllardır açılmamış bir sandığın başında otururken bu soruyu kendime sordum: Anne kelimesi bize ne anlama gelir?
Sandığın içinden birkaç sararmış fotoğraf, kenarı yıpranmış bir mendil ve çocukluk yıllarımdan kalma küçücük bir kazak çıktı. Fotoğraflardan birinde annem gençti. Ben ise onun elini iki elimle kavramış, kameraya değil ona bakıyordum.
O fotoğrafa uzun süre baktım.
Sonra fark ettim ki çocukken “anne” dediğimiz kelime, büyüdükçe yalnızca bir kişiyi anlatmıyor. Bazen bir evi, bazen bir sesi, bazen sofradaki eksik sandalyeyi, bazen de insanın kendisini güvende hissettiği son yeri anlatıyor.
Bu yüzden bu hikâyeyi burada paylaşmak istedim. Çünkü belki siz de “anne” kelimesini yalnızca bir akrabalık bağı olarak değil, hayatınızda başka anlamlar taşıyan bir kelime olarak görüyorsunuzdur.
Bir Akşam Gelen Telefon
Hikâyemizin kahramanı Murat, kırklı yaşlarının başında, İstanbul'da yaşayan bir mimardı. İş hayatında planlı, hesaplı ve hızlı karar veren biriydi. Bir binanın taşıyıcı sistemindeki sorunları saatler içinde analiz edebilir, karmaşık bir projeyi parçalara ayırarak çözebilirdi.
Fakat annesinin telefonunu gördüğünde aynı Murat olmaktan çıkardı.
O akşam telefonu çaldığında saat 21.40'tı.
“Anne?”
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
“İyiyim oğlum,” dedi annesi.
Murat hemen anlamıştı.
“Bir şey oldu.”
“Yok.”
“Anne, sesinden belli.”
Annesi biraz güldü.
“Sen hâlâ beni sesimden tanıyorsun.”
Murat ertesi sabah yola çıktı.
Annesi, yıllardır yaşadığı kasabada tek başına kalıyordu. Babası öleli sekiz yıl olmuştu. Murat'ın aklına ilk gelen çözüm belliydi: Annesini İstanbul'a getirmek, evini kiraya vermek, sağlık kontrollerini düzenlemek ve gerekirse evde bakım desteği sağlamaktı.
Onun zihninde problem ve çözüm vardı.
Fakat eve vardığında annesinin söyledikleri bütün planını değiştirdi.
“Ben İstanbul'a gelmek istemiyorum.”
Murat şaşırdı.
“Neden?”
“Çünkü burası benim hayatım.”
Murat sustu.
Annesi pencereye doğru baktı.
“Babanla burada yaşadık. Sen burada büyüdün. Komşularım burada. Her sabah yürüdüğüm yol burada. İnsan yaşlandığında sadece güvenli bir yerde olmak istemiyor. Tanıdığı bir yerde olmak da istiyor.”
Murat ilk kez meseleyi yalnızca güvenlik açısından değerlendirdiğini fark etti.
Aynı Soruna İki Farklı Pencereden Bakmak
Murat'ın kız kardeşi Elif de o hafta sonu eve geldi.
Elif bir psikologdu. İnsan davranışları üzerine çalışan, özellikle aile ilişkileriyle ilgilenen biriydi.
Murat, annesinin durumunu anlatırken sürekli çözüm önerileri sıralıyordu.
“Evin girişine tutunma barı yapılabilir. Banyoyu değiştirebiliriz. Akıllı saat alırız. Haftada üç gün yardımcı gelir. Sağlık kontrollerini dijitalden takip ederiz.”
Elif dinledi.
Sonra tek bir soru sordu:
“Peki annem bunların hangisini istiyor?”
Murat sustu.
Bu soru basit görünüyordu ama aslında bütün konuşmanın yönünü değiştirdi.
Elif'in yaklaşımı yalnızca “kadınlar daha duygusaldır” gibi basit bir klişeyle açıklanabilecek bir durum değildi. Murat da duygusuz bir adam değildi. Tam tersine annesini korumak istediği için hemen çözüm üretmeye çalışıyordu.
İkisinin farkı daha çok meseleye nereden baktıklarıydı.
Murat riskleri azaltmaya çalışıyordu.
Elif ise önce annelerinin ne hissettiğini, ne istediğini ve hangi ilişkiler içinde kendisini güvende hissettiğini anlamaya çalışıyordu.
Sonunda ikisi birlikte oturup konuştular.
Ve fark ettiler ki gerçek çözüm, bu iki yaklaşımın birbirinin karşıtı olması değil, tamamlayıcısı olmasıydı.
Evin güvenli hale getirilmesi gerekiyordu.
Ama annenin karar hakkının korunması da gerekiyordu.
Yardım gerekiyordu.
Ama yardımın insanın bağımsızlığını elinden almaması gerekiyordu.
Belki de aile içinde en sağlıklı çözümler, “kim haklı?” sorusundan değil, “ikimizin bildiği neyi birleştirebiliriz?” sorusundan doğuyordu.
Anne Kelimesinin Tarihteki Yolculuğu
O gece annesi eski fotoğraf albümlerini çıkardı.
Fotoğraflara bakarken konu birden geçmişe geldi.
“Eskiden anneler başka türlü yaşardı,” dedi.
Elif başını kaldırdı.
“Nasıl?”
“Daha kalabalık aileler vardı. Aynı evde büyükanne, dede, çocuklar, gelinler yaşardı. Bir çocuğun bakımını sadece annesi yapmazdı.”
Bu söz Murat'ın ilgisini çekti.
Gerçekten de aile yapısı tarih boyunca aynı kalmamıştı. Türkiye'de özellikle şehirleşme, sanayileşme, eğitim seviyesinin yükselmesi, kadınların çalışma hayatına daha fazla katılması ve göç gibi toplumsal değişimler aile ilişkilerini de dönüştürdü.
Eskiden geniş aile içinde paylaşılan bakım sorumlulukları, modern şehir hayatında çoğu zaman daha küçük hanelerin üzerine kaldı.
Böylece “anne” kelimesi de farklı beklentiler taşımaya başladı.
Anne hem çalışmalıydı.
Hem çocuk büyütmeliydi.
Hem evin duygusal yükünü taşımalıydı.
Hem güçlü olmalıydı.
Hem sabırlı olmalıydı.
Hem kendi hayatını kurmalıydı.
Bu beklentilerin tamamını tek bir insanın omuzlarına yüklemek ne kadar adildi?
Elif bu noktada önemli bir şey söyledi:
“Belki de anneliği kutsallaştırırken annelerin insan olduğunu unutuyoruz.”
Murat annesine baktı.
İlk kez annesini yalnızca “annesi” olarak değil, kendi hayalleri, korkuları, gençliği, kırgınlıkları ve seçimleri olan bir insan olarak düşünmeye başladı.
Bir Kadının Hayatı, Sadece Annelikten İbaret Değildir
Annesi gençliğinde öğretmen olmak istemişti.
Fakat evlendikten sonra çocukları olmuş, hayatının önemli bir bölümü aile sorumluluklarıyla geçmişti.
Murat bunu daha önce hiç sormamıştı.
“Anne, öğretmen olmak ister miydin?”
Annesi gülümsedi.
“Çok isterdim.”
“Peki neden olmadın?”
“Hayat öyle gelişti.”
Bu cevap Murat'ın aklında kaldı.
Çünkü annesinin hayatındaki en büyük kararların çoğunu onun doğumundan önce vermiş olduğunu fark etti.
Bir insanın annesi olması, onun diğer bütün kimliklerini ortadan kaldırmıyordu.
O da genç bir kadındı.
Bir öğrenciydi.
Bir eşti.
Bir arkadaştı.
Bir komşuydu.
Bir zamanlar gelecek hakkında hayaller kuran bir insandı.
Belki de “anne” kelimesini anlamanın en önemli yollarından biri buydu: Anneyi sadece çocuğuyla kurduğu ilişki üzerinden değil, kendi hayatı olan bağımsız bir insan olarak görmek.
Babaların ve Erkeklerin Hikâyedeki Yeri
Bu hikâyede erkeklerin yalnızca “çözüm üreten”, kadınların ise yalnızca “duyguları anlayan” insanlar olduğunu söylemek kolay olurdu.
Ama hayat o kadar basit değil.
Murat'ın babası da yıllarca ailesini korumaya çalışmıştı. Evde bozulan şeyleri tamir eder, hesapları takip eder, çocuklarının geleceği için planlar yapardı.
Annesi ise çoğu zaman aile üyeleri arasındaki kırgınlıkları gideren kişiydi.
Biri “nasıl çözeriz?” diye düşünürdü.
Diğeri “bu çözüm insanları nasıl etkiler?” diye sorardı.
Fakat roller her zaman böyle değildi.
Murat'ın kendisi de çocukken annesinin yanında saatlerce konuşurdu.
Elif'in eşi ise çocuklarının bakımında oldukça planlı ve sistematikti.
Yani empati yalnızca kadınlara, strateji yalnızca erkeklere ait değildi.
Toplumun bize öğrettiği roller, bazen sahip olduğumuz gerçek özelliklerden daha görünür hale geliyordu.
Asıl mesele belki de kadın ve erkeklerin nasıl olması gerektiğini söylemek değil; herkesin hem çözüm üretebilmesine hem de duyguları dinleyebilmesine izin vermekti.
“Anne” Bazen Bir Kelimeden Daha Fazlasıdır
Ertesi sabah Murat annesiyle birlikte pazara gitti.
Yol boyunca annesi ona çocukluğundan hikâyeler anlattı.
Murat bazılarını ilk kez duyuyordu.
“Sen küçükken yağmurdan çok korkardın.”
“Hatırlamıyorum.”
“Ben hatırlıyorum.”
Murat güldü.
“Sen her şeyi hatırlıyorsun.”
Annesi cevap verdi:
“Anne olmak biraz da hatırlamak galiba.”
Bu cümle beni de düşündürdü.
Çünkü anneler çoğu zaman çocuklarının hayatındaki ayrıntıları taşırlar.
İlk adımı.
İlk kelimeyi.
İlk okul gününü.
Gece yarısı yaşanan ateşi.
Kırılan oyuncağı.
İlk kalp kırıklığını.
Fakat anne de hatırlanmak ister.
Çocuğunun büyüyüp kendi hayatına karıştığı yıllarda onun da geçmişine, emeğine ve hikâyesine dönüp bakılması önemlidir.
Belki “anne” kelimesinin içinde biraz da hafıza vardır.
Anne Olmak ve Toplumun Görünmeyen Emeği
Modern toplumlarda bakım emeği üzerine yapılan araştırmalar da önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Çocuk, yaşlı ve ev içi bakım sorumlulukları aile içinde eşit paylaşılmadığında bunun önemli bir kısmı kadınların üzerinde kalabiliyor.
Bu konu yalnızca anneler gününde hatırlanacak bir mesele değil.
Bir çocuğun büyümesi için harcanan zamanın ekonomik bir karşılığı olmasa bile toplumsal bir değeri vardır.
Yemek hazırlamak, hastaneye götürmek, ödevle ilgilenmek, gece uyanmak, öğretmenle görüşmek, aile bireyleri arasındaki sorunları yönetmek...
Bunların çoğu görünmez emektir.
Ve görünmeyen emek, yapılmadığında hemen fark edilir; yapıldığında ise çoğu zaman doğal kabul edilir.
Murat bunu annesinin eski defterlerinde gördü.
Yıllar boyunca tuttuğu küçük notlar vardı.
“Bugün Murat'ın ateşi çıktı.”
“Bugün Elif okuldan üzgün geldi.”
“Bugün çocuklar ilk kez kendi başlarına pazara gittiler.”
Murat defteri kapattı.
“Bunları neden yazdın?”
Annesi omuzlarını kaldırdı.
“Unutmamak için.”
Murat düşündü.
Belki de çocuklar büyürken anneler onların hayatını kaydeder.
Çocuklar büyüdüğünde ise annelerin hayatını hatırlama sırası onlara gelir.
Sonunda Çözüm Bir Ev Değişikliği Olmadı
Murat annesini İstanbul'a götürmekten vazgeçmedi; fakat onu zorlamadı.
Birlikte alternatifler oluşturdular.
Evde bazı düzenlemeler yaptılar.
Komşularıyla dayanışma ağı kurdular.
Düzenli sağlık kontrolleri planlandı.
Annesinin ihtiyaç duyduğu günlerde destek alması sağlandı.
Ama en önemlisi, kararların birlikte verilmesi oldu.
Bir gün annesi Murat'a şöyle dedi:
“Beni korumaya çalışırken hayatımı elimden alma.”
Murat gülümsedi.
“Tamam.”
“Tamam demek kolay.”
“Öğreniyorum.”
Annesi oğlunun elini tuttu.
“Ben de öğreniyorum.”
Belki aile dediğimiz şeyin güzelliği biraz da burada.
Kimse her şeyi bilen kişi değil.
Anne de öğreniyor.
Baba da öğreniyor.
Çocuk da öğreniyor.
Ve bazen yetişkin çocuk, annesinden yalnızca hayatı değil, annesinin de kendi hayatı olduğunu öğreniyor.
Peki “Anne” Kelimesi Bize Ne Anlatıyor?
Ben o eski fotoğrafa bugün tekrar baktığımda artık yalnızca annemi görmüyorum.
Bir dönemi görüyorum.
Bir ailenin hikâyesini görüyorum.
Toplumun değişimini görüyorum.
Çocuklukla yetişkinlik arasındaki mesafeyi görüyorum.
Ve en önemlisi, bir insanın başka bir insanın hayatında ne kadar derin bir iz bırakabileceğini görüyorum.
“Anne” kelimesi bazıları için sıcak bir evdir.
Bazıları için çocukluk arkadaşlığıdır.
Bazıları için özlemdir.
Bazıları için hiç yaşanmamış bir yakınlığın hayalidir.
Bazıları için ise kırgınlıkların, mesafelerin ve iyileşmeye çalışan ilişkilerin adıdır.
Bu yüzden herkesin “anne” kelimesine yüklediği anlam aynı değildir.
Belki de kelimenin en gerçek anlamı burada saklıdır.
Anne olmak yalnızca doğurmak değildir.
Bakım vermek, büyütmek, dinlemek, korumak, bazen hata yapmak, bazen yeniden başlamak ve çocuğun büyüyüp kendi yoluna gitmesini kabul etmek de bu hikâyenin parçalarıdır.
Ama çocukların da annelerini yalnızca “anne” olarak değil, bir insan olarak görmeye başladıkları an farklı bir ilişki kurulabilir.
Kendi korkuları olan.
Kendi hayalleri olan.
Kendi yanlışları olan.
Kendi geçmişi olan bir insan...
Belki yıllar sonra hepimizin kendimize sorması gereken soru şu:
Annemizi gerçekten tanıyor muyuz, yoksa onu yalnızca hayatımızdaki “anne” rolüyle mi hatırlıyoruz?
Peki sizce “anne” kelimesi sizin için ne ifade ediyor?
Bir kişi mi?
Bir ev mi?
Bir ses mi?
Bir koku mu?
Bir çocukluk anısı mı?
Yoksa artık çok uzakta olan ama hâlâ içinizde konuşmaya devam eden bir hikâye mi?
Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok.
Çünkü bazı kelimeler sözlüklerde tanımlanır ama hayatımızda yeniden yazılır.
Anne de böyle bir kelimedir.
Ve insan kaç yaşına gelirse gelsin, bazen bir sandığın içinden çıkan eski bir fotoğraf ona şunu hatırlatır:
Bazı insanlar hayatımızdan geçmez.
Onlar hayatımızın bir parçasını oluşturur.
Hikâyeyi 1000 kelimeyi aşacak şekilde genişletKaynak gerektiren iddiaları dikkatle sınırla
Hikâyeyi 1000 kelimeyi aşacak şekilde genişlet
Kaynak gerektiren iddiaları dikkatle sınırla
Forum bölümlerini daha davetkâr hâle getir