Koray
New member
“Allah’ın dediği olur” hangi ayet? Sözün Kur’an’daki karşılığı ve farklı kültürlerdeki anlamı
Bu ifadeyi son zamanlarda sık sık duyuyorum: “Allah’ın dediği olur.” Özellikle insanın planlarının bozulduğu, beklemediği bir gelişmeyle karşılaştığı veya uzun süredir dua ettiği bir şey gerçekleştiğinde bu cümle çok güçlü bir teselli ifadesine dönüşebiliyor. Fakat burada güzel bir ayrıntı var: “Allah’ın dediği olur” şeklindeki cümle Kur’an’da birebir bu ifadeyle geçmiyor. Buna en yakın ve doğrudan ifadelerden biri Âl-i İmrân Suresi 40. ayette yer alıyor:
“...Allah dilediğini yapar.”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealinde ayetin tamamındaki bağlam, Hz. Zekeriyyâ’nın ileri yaşta olmasına ve eşinin kısır bulunmasına rağmen çocuk sahibi olacağı müjdesini anlatıyor. Allah’ın cevabı ise “İşte böyle; Allah dilediğini yapar” şeklinde aktarılıyor.
Diyanet Kuranı
+1
Aynı düşüncenin bir başka güçlü ifadesi Âl-i İmrân 47. ayette görülüyor. Hz. Meryem, kendisine bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğu olacağını soruyor; cevapta Allah’ın dilediğini yaratabileceği ve bir şeyin olmasını dilediğinde ona “ol” demesinin yeterli olduğu ifade ediliyor.
Diyanet Kuranı
+1
Bir de günlük hayatta “Allah’ın dediği olur” sözünün kader ve tevekkül tarafını anlatmak için sıkça hatırlanan Tevbe Suresi 51. ayet var:
“De ki: Allah’ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlamızdır, inananlar Allah’a güvensin.”
Bu ayetin özellikle “Allah’ın bize yazdığı” ve “Allah’a güvenmek” vurgusu nedeniyle halk arasında kader, tevekkül ve teslimiyet düşüncesiyle güçlü biçimde ilişkilendirilmesi anlaşılırdır.
Quran.com
+1
Dolayısıyla “Allah’ın dediği olur” sözünün tek bir ayetin kelimesi kelimesine karşılığı olduğunu söylemek yerine, Allah’ın iradesi, kudreti, kader ve tevekkül düşüncesini ifade eden Kur’an ayetlerinin halk dilindeki özlü bir karşılığı olduğunu söylemek daha doğru olur.
Hz. Zekeriyyâ kıssası neden bu kadar önemli?
Bence konunun en çarpıcı tarafı, “Allah dilediğini yapar” ifadesinin havada, soyut bir cümle olarak gelmemesi. Öncesinde çok insani bir durum var: Yaşlanmış bir insan ve çocuk sahibi olma konusunda artık hiçbir umut görünmeyen bir hayat tablosu.
Hz. Zekeriyyâ dua ediyor. Ardından kendisine Yahyâ müjdeleniyor. O da doğal olarak bunun nasıl mümkün olacağını soruyor. Burada insan aklı ile ilahî kudret arasındaki sınır ortaya çıkıyor. Diyanet’in tefsirinde de ayetin bağlamı bu sıra dışı doğum müjdesi üzerinden açıklanıyor.
Diyanet Kuranı
Buradan çıkarılabilecek önemli nokta şu: “Allah’ın dediği olur” demek, insanın hiçbir şey yapmasına gerek yoktur anlamına gelmiyor. Hz. Zekeriyyâ önce dua ediyor. Yani Kur’an’daki tablo yalnızca “bekle ve kaderi izle” şeklinde değil; dua, çaba, sabır ve ilahî takdirin birlikte düşünüldüğü bir yapı gösteriyor.
Bu ayrım bence çok önemli. Çünkü kader düşüncesi yanlış anlaşılırsa insanı pasifliğe sürükleyebilir. Oysa tevekkül ile hiçbir şey yapmamak aynı şey değildir.
“Allah’ın dediği olur” kadercilik midir, yoksa tevekkül mü?
Burada günlük dil ile dinî kavramlar arasında ciddi bir fark bulunuyor. “Ne yapalım, kader böyleymiş” demek bazen kişinin kendi sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmak için kullandığı bir cümleye dönüşebiliyor.
Oysa Tevbe 51’deki ayet yalnızca kaderden bahsetmiyor; sonunda Allah’a güvenmek de vurgulanıyor.
Quran.com
İslam düşüncesinde kader ile insanın iradesi arasındaki ilişki yüzyıllardır tartışılan bir konu. Felsefede de ilahî önbilgi ile özgür iradenin nasıl bağdaştırılacağı önemli bir problem olarak ele alınıyor. Stanford Encyclopedia of Philosophy, teolojik determinizm ve özgür irade arasındaki gerilimin farklı düşünce geleneklerinde kapsamlı biçimde tartışıldığını belirtiyor.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Benim bu konudaki değerlendirmem şu yönde: “Allah’ın dediği olur” ifadesini sağlıklı anlamanın yolu, bunu “ben hiçbir şey yapmayayım” şeklinde değil, “elimden geleni yaptıktan sonra sonucu mutlak biçimde kontrol edemeyeceğimi kabul edeyim” şeklinde okumaktan geçiyor.
Bu yaklaşım modern insan açısından da oldukça anlamlı. Çünkü bugün başarı kültürü bize neredeyse her şeyin kontrolümüz altında olduğu izlenimini veriyor. Kariyer planları, yatırım hesapları, eğitim hedefleri, spor programları, sosyal medya stratejileri... İnsan sürekli olarak geleceğini yönetmeye çalışıyor. Fakat hayatın tamamı planlanabilir değil.
Tam da burada tevekkül, psikolojik olarak da farklı bir anlam kazanabiliyor: Kontrol edemediğimiz şeylerle mücadele ederken kendimizi tüketmemek.
Türk kültüründe bu söz neden bu kadar yaygın?
Türkiye’de “Allah’ın dediği olur”, “Allah kerim”, “vardır bunda da bir hayır”, “kısmet” ve “hayırlısı” gibi ifadeler yalnızca dinî terminoloji değildir. Bunlar aynı zamanda günlük kültürün parçalarıdır.
Özellikle aile büyüklerinin konuşmalarında bu ifadeler oldukça sık karşımıza çıkar. İş bulunamadığında, evlilik geciktiğinde, bir sınav sonucu beklenirken veya sağlıkla ilgili belirsiz bir süreç yaşanırken “hayırlısı” denmesi, kişinin belirsizlik karşısında kendisini ve çevresini sakinleştirme biçimlerinden biri hâline gelebiliyor.
Burada küreselleşmenin de etkisi var. Modern Türk insanı aynı anda hem geleneksel “kısmet” anlayışına hem de modern “kendi geleceğini kendin yarat” düşüncesine maruz kalıyor. Bu iki yaklaşım bazen çatışıyor.
Bir tarafta “Başarılı olmak istiyorsan tamamen kendine güven” mesajı var. Diğer tarafta “Her şey nasip” düşüncesi bulunuyor.
Bence asıl mesele bu ikisini birbirinin düşmanı hâline getirmemek.
Farklı kültürlerde kader düşüncesi: Benzer soru, farklı cevaplar
“İnsan hayatının ne kadarı kendi kontrolündedir?” sorusu yalnızca İslam toplumlarının sorusu değil.
Hristiyanlık içerisinde de ilahî irade, özgür irade, kader, lütuf ve insan sorumluluğu üzerine farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Hatta Hristiyan düşüncesinde bu konuların tek bir yoruma indirgenemeyeceği, farklı teolojik yaklaşımların bulunduğu akademik kaynaklarda özellikle vurgulanmaktadır.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Yahudi geleneğinde de insanın Tanrı karşısındaki sorumluluğu ile ilahî irade arasındaki ilişki önemli bir tartışma alanıdır.
Hindu geleneklerinde ise karma düşüncesi, eylemler ile sonuçları arasında farklı bir nedensellik anlayışı kurar. Budist düşüncede de karma, niyet, eylem ve sonuçlar önemli olmakla birlikte bunun İslâm’daki Allah’ın mutlak iradesi anlayışıyla aynı şey olduğunu söylemek doğru olmaz. Dinlerin hepsinde “kader” kelimesini kullanıyormuş gibi davranmak, aralarındaki temel farkları görmezden gelmek olur.
Dolayısıyla kültürler arasında benzer sorular bulunabilir ama verilen cevaplar aynı değildir.
Bu bana göre çok değerli bir ayrım. İnsanlığın ortak sorusu “Geleceği ne kadar kontrol edebilirim?” olabilir. Fakat Müslüman, Hristiyan, Hindu, Budist veya seküler bir insan bu soruya farklı kavramlarla cevap verebilir.
Doğu ve Batı arasında farklı bir vurgu var mı?
Genelleme yapmak tehlikeli olsa da kültürel psikoloji açısından ilginç eğilimler görülebiliyor.
Batı toplumlarının önemli bir bölümünde bireysel özerklik, kişisel tercih ve bireysel başarı daha fazla öne çıkarılırken; birçok Asya, Ortadoğu ve Akdeniz toplumunda aile, topluluk, karşılıklı sorumluluk ve sosyal bağların daha belirgin olduğu görülür.
Fakat bunu “Batılı erkek bireyseldir, Doğulu kadın ilişkiseldir” gibi basit bir kalıba dönüştürmek kesinlikle doğru olmaz.
Özellikle erkeklerin bireysel başarıya, kadınların ise ilişkilere daha fazla önem verdiği yönündeki iddialar dikkatli ele alınmalı. Bu tür eğilimler bazı araştırmalarda ortalama düzeyde görülebilse bile bireyleri cinsiyet üzerinden açıklamak doğru değildir.
Bir erkek için aile ilişkileri hayatının merkezinde olabilir. Bir kadın için akademik başarı, kariyer, ekonomik bağımsızlık veya kişisel hedefler hayatının en önemli konusu olabilir. Hatta aynı kişi yaşamının farklı dönemlerinde farklı önceliklere sahip olabilir.
Benim burada daha anlamlı bulduğum yaklaşım şu: Toplumların erkeklerden ve kadınlardan beklediği roller, insanların “başarı” ve “kader” kavramlarını nasıl yorumladığını etkileyebilir. Erkeklere “başar, kazan, ayakta dur” mesajı verildiğinde erkek için başarısızlık yalnızca ekonomik değil, kimliksel bir mesele hâline gelebilir. Kadınlara “aileni koru, ilişkileri sürdür, çevreni düşün” mesajı daha fazla verildiğinde ise kişinin kararlarında sosyal bağların ağırlığı artabilir.
Ancak bunlar kültürel beklentilerdir; biyolojik veya değişmez cinsiyet kuralları değildir.
Kadınların ve erkeklerin “Allah’ın dediği olur” sözünü farklı yaşaması mümkün mü?
Burada bence ilginç bir soru ortaya çıkıyor.
Kariyerinde büyük bir hedefi olan bir erkek düşünelim. Yıllarca çalışmış, sınavlara girmiş, terfi beklemiş ve sonunda istediği sonucu alamamış olsun. “Allah’ın dediği olur” sözü onun için kontrol duygusunun kaybıyla başa çıkmanın bir yolu olabilir.
Başka bir tarafta çocuklarının, eşinin, anne-babasının veya yakın çevresinin sorumluluklarını taşıyan bir kadın düşünelim. Onun için aynı ifade yalnızca kişisel başarısızlığı kabullenmek değil, ailesiyle ilgili belirsizliklerin ağırlığını taşımak anlamına gelebilir.
Ama bunun tam tersini de rahatlıkla görebiliriz. Kariyerine odaklanmış bir kadın için bu ifade iş hayatındaki belirsizlikleri anlamlandırırken kullanılabilir. Ailesine çok bağlı bir erkek için ise aynı söz, sosyal ilişkilerde yaşadığı zorlukları kabullenme biçimi olabilir.
Bu nedenle meseleyi cinsiyet üzerinden değil, hayat deneyimi, kültür, ekonomik koşullar, aile yapısı ve bireysel kişilik üzerinden okumak daha sağlıklı.
Küreselleşme bu anlayışı nasıl değiştiriyor?
Bugünün insanı aynı gün içinde farklı kültürlerin düşünceleriyle karşılaşabiliyor. Sabah geleneksel bir aile sohbetinde “kısmet” kavramını duyuyor, öğlen bir kişisel gelişim videosunda “hayatının kontrolü tamamen sende” mesajını izliyor, akşam sosyal medyada başarı hikâyeleri görüyor.
Bu durum özellikle genç kuşaklarda ilginç bir gerilim oluşturuyor.
Bir tarafta dini ve kültürel mirasın getirdiği teslimiyet var. Diğer tarafta küresel kapitalizmin ve kişisel gelişim kültürünün sürekli başarı çağrısı var.
“Çalışırsan başarırsın” düşüncesi tek başına doğru olmadığı gibi, “ne olacaksa olur” düşüncesi de insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmamalı.
Kur’an’daki Hz. Zekeriyyâ örneği bana bu açıdan daha dengeli geliyor: Önce dua var, ardından ilahî takdire güven var. Dolayısıyla burada pasif bir bekleyişten çok umut ile teslimiyetin birlikte bulunması söz konusu.
“Allah’ın dediği olur” demek insanın özgür iradesini ortadan kaldırır mı?
Bu soru konunun belki de en zor noktası.
Eğer her şey Allah’ın iradesiyle gerçekleşiyorsa insanın seçimi ne anlama geliyor?
Bu soru İslam kelamında çok eski tartışmalara, farklı ekollerin ortaya çıkmasına ve kader-irade meselesi üzerine geniş literatür oluşmasına neden olmuştur. Modern felsefede de ilahî önbilgi ile özgür irade arasındaki ilişki hâlâ tartışılan bir konudur.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Burada tek cümlelik bir cevap vermek kolay değil. Fakat günlük hayat açısından şöyle bir ayrım yapılabilir:
Sonucu tamamen kontrol etmek başka, seçimin sorumluluğunu taşımak başka şeydir.
Bir insan çalışmayı seçebilir ama sınav sonucunu kesin olarak garanti edemez. Bir insan evlenmek için çaba gösterebilir ama karşısındaki insanın kararını kontrol edemez. Bir insan yatırım yapabilir ama ekonominin tamamını yönetemez. Bir insan çocukları için elinden geleni yapabilir ama onların geleceğini bütünüyle belirleyemez.
İşte “Allah’ın dediği olur” düşüncesi tam olarak bu kontrol sınırına işaret ettiğinde anlamlı hâle geliyor.
Sözün asıl gücü: Başaramadığımızda da anlamlı kalması
Bana göre bu ifadenin en güçlü tarafı başarı anlarında değil, başarısızlık anlarında ortaya çıkıyor.
Her şey yolundayken “Allah’ın dediği olur” demek kolaydır. Asıl mesele, insanın çok istediği bir şey olmadığında bunu nasıl yorumladığıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bu cümle yaşanan her acıyı otomatik olarak “iyi” ilan etmek anlamına gelmez. Bir insanın kaybını, hastalığını, ekonomik sıkıntısını veya hayal kırıklığını küçümsemek için “Allah’ın dediği olur” demek doğru bir yaklaşım olmayabilir.
Bazen insanın önce üzülmeye, yas tutmaya ve soru sormaya ihtiyacı vardır.
Tevekkül, duygusuzluk değildir.
Sabır, acı çekmemek değildir.
Kader inancı da insanın yaşadığı bütün sorunların kolayca açıklanabileceği anlamına gelmez.
Sonuç: “Allah’ın dediği olur” sözünü nasıl anlamalıyız?
Konuyu toparlarsak, “Allah’ın dediği olur” ifadesinin Kur’an’daki en doğrudan karşılıklarından biri Âl-i İmrân Suresi 40. ayettir: “Allah dilediğini yapar.” Bunun yanında Âl-i İmrân 47. ayet Allah’ın dilemesi ve “ol” emri üzerinden ilahî kudreti; Tevbe 51 ise Allah’ın takdiri ve O’na güvenmeyi vurgular.
Diyanet Kuranı
+2
Diyanet Kuranı
+2
Fakat bu ifadeyi sadece “başımıza ne gelirse gelsin, hiçbir şey yapamayız” şeklinde okumak bana göre Kur’an’daki daha geniş çerçeveyi eksik bırakıyor.
Daha dengeli bir okuma şöyle olabilir:
İnsan seçer, çabalar, dua eder ve sorumluluk alır; fakat hayatın bütün sonuçlarını kendi kontrolünde tutamaz.
Türk kültüründeki “hayırlısı” anlayışı, farklı toplumlarda görülen kader ve ilahî irade tartışmalarıyla bazı noktalarda benzer duygular taşırken, her dinin bu meseleyi açıklama biçimi birbirinden farklıdır. Küreselleşen dünyada ise bireysel başarı ile teslimiyet, kişisel özgürlük ile toplumsal sorumluluk ve planlama ile belirsizliği kabul etme arasında yeni dengeler kuruluyor.
Belki de asıl soru “Allah’ın dediği olur mu?” değil.
Biz, kendi elimizden geleni yaptıktan sonra kontrol edemediğimiz şeylerle nasıl yaşayacağız?
Başarısız olduğumuzda kendimizi suçlamadan sorumluluğumuzu nasıl koruyacağız?
Bir kadın kendi hayat hedefleri ile ailesinin beklentileri arasında kaldığında “kader” kavramını nasıl yorumlayacak?
Bir erkek yalnızca başarı üzerinden tanımlanmadığını nasıl fark edecek?
Ve en önemlisi, tevekkül ile vazgeçmek arasındaki çizgiyi nerede çizeceğiz?
Bence “Allah’ın dediği olur” sözünün gerçek ağırlığı tam da burada ortaya çıkıyor: İnsana hem çaba göstermeyi hem de dünyanın tamamının kendi kontrolünde olmadığını kabul etmeyi hatırlatıyor.
Bu ifadeyi son zamanlarda sık sık duyuyorum: “Allah’ın dediği olur.” Özellikle insanın planlarının bozulduğu, beklemediği bir gelişmeyle karşılaştığı veya uzun süredir dua ettiği bir şey gerçekleştiğinde bu cümle çok güçlü bir teselli ifadesine dönüşebiliyor. Fakat burada güzel bir ayrıntı var: “Allah’ın dediği olur” şeklindeki cümle Kur’an’da birebir bu ifadeyle geçmiyor. Buna en yakın ve doğrudan ifadelerden biri Âl-i İmrân Suresi 40. ayette yer alıyor:
“...Allah dilediğini yapar.”
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealinde ayetin tamamındaki bağlam, Hz. Zekeriyyâ’nın ileri yaşta olmasına ve eşinin kısır bulunmasına rağmen çocuk sahibi olacağı müjdesini anlatıyor. Allah’ın cevabı ise “İşte böyle; Allah dilediğini yapar” şeklinde aktarılıyor.
Diyanet Kuranı
+1
Aynı düşüncenin bir başka güçlü ifadesi Âl-i İmrân 47. ayette görülüyor. Hz. Meryem, kendisine bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğu olacağını soruyor; cevapta Allah’ın dilediğini yaratabileceği ve bir şeyin olmasını dilediğinde ona “ol” demesinin yeterli olduğu ifade ediliyor.
Diyanet Kuranı
+1
Bir de günlük hayatta “Allah’ın dediği olur” sözünün kader ve tevekkül tarafını anlatmak için sıkça hatırlanan Tevbe Suresi 51. ayet var:
“De ki: Allah’ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlamızdır, inananlar Allah’a güvensin.”
Bu ayetin özellikle “Allah’ın bize yazdığı” ve “Allah’a güvenmek” vurgusu nedeniyle halk arasında kader, tevekkül ve teslimiyet düşüncesiyle güçlü biçimde ilişkilendirilmesi anlaşılırdır.
Quran.com
+1
Dolayısıyla “Allah’ın dediği olur” sözünün tek bir ayetin kelimesi kelimesine karşılığı olduğunu söylemek yerine, Allah’ın iradesi, kudreti, kader ve tevekkül düşüncesini ifade eden Kur’an ayetlerinin halk dilindeki özlü bir karşılığı olduğunu söylemek daha doğru olur.
Hz. Zekeriyyâ kıssası neden bu kadar önemli?
Bence konunun en çarpıcı tarafı, “Allah dilediğini yapar” ifadesinin havada, soyut bir cümle olarak gelmemesi. Öncesinde çok insani bir durum var: Yaşlanmış bir insan ve çocuk sahibi olma konusunda artık hiçbir umut görünmeyen bir hayat tablosu.
Hz. Zekeriyyâ dua ediyor. Ardından kendisine Yahyâ müjdeleniyor. O da doğal olarak bunun nasıl mümkün olacağını soruyor. Burada insan aklı ile ilahî kudret arasındaki sınır ortaya çıkıyor. Diyanet’in tefsirinde de ayetin bağlamı bu sıra dışı doğum müjdesi üzerinden açıklanıyor.
Diyanet Kuranı
Buradan çıkarılabilecek önemli nokta şu: “Allah’ın dediği olur” demek, insanın hiçbir şey yapmasına gerek yoktur anlamına gelmiyor. Hz. Zekeriyyâ önce dua ediyor. Yani Kur’an’daki tablo yalnızca “bekle ve kaderi izle” şeklinde değil; dua, çaba, sabır ve ilahî takdirin birlikte düşünüldüğü bir yapı gösteriyor.
Bu ayrım bence çok önemli. Çünkü kader düşüncesi yanlış anlaşılırsa insanı pasifliğe sürükleyebilir. Oysa tevekkül ile hiçbir şey yapmamak aynı şey değildir.
“Allah’ın dediği olur” kadercilik midir, yoksa tevekkül mü?
Burada günlük dil ile dinî kavramlar arasında ciddi bir fark bulunuyor. “Ne yapalım, kader böyleymiş” demek bazen kişinin kendi sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmak için kullandığı bir cümleye dönüşebiliyor.
Oysa Tevbe 51’deki ayet yalnızca kaderden bahsetmiyor; sonunda Allah’a güvenmek de vurgulanıyor.
Quran.com
İslam düşüncesinde kader ile insanın iradesi arasındaki ilişki yüzyıllardır tartışılan bir konu. Felsefede de ilahî önbilgi ile özgür iradenin nasıl bağdaştırılacağı önemli bir problem olarak ele alınıyor. Stanford Encyclopedia of Philosophy, teolojik determinizm ve özgür irade arasındaki gerilimin farklı düşünce geleneklerinde kapsamlı biçimde tartışıldığını belirtiyor.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Benim bu konudaki değerlendirmem şu yönde: “Allah’ın dediği olur” ifadesini sağlıklı anlamanın yolu, bunu “ben hiçbir şey yapmayayım” şeklinde değil, “elimden geleni yaptıktan sonra sonucu mutlak biçimde kontrol edemeyeceğimi kabul edeyim” şeklinde okumaktan geçiyor.
Bu yaklaşım modern insan açısından da oldukça anlamlı. Çünkü bugün başarı kültürü bize neredeyse her şeyin kontrolümüz altında olduğu izlenimini veriyor. Kariyer planları, yatırım hesapları, eğitim hedefleri, spor programları, sosyal medya stratejileri... İnsan sürekli olarak geleceğini yönetmeye çalışıyor. Fakat hayatın tamamı planlanabilir değil.
Tam da burada tevekkül, psikolojik olarak da farklı bir anlam kazanabiliyor: Kontrol edemediğimiz şeylerle mücadele ederken kendimizi tüketmemek.
Türk kültüründe bu söz neden bu kadar yaygın?
Türkiye’de “Allah’ın dediği olur”, “Allah kerim”, “vardır bunda da bir hayır”, “kısmet” ve “hayırlısı” gibi ifadeler yalnızca dinî terminoloji değildir. Bunlar aynı zamanda günlük kültürün parçalarıdır.
Özellikle aile büyüklerinin konuşmalarında bu ifadeler oldukça sık karşımıza çıkar. İş bulunamadığında, evlilik geciktiğinde, bir sınav sonucu beklenirken veya sağlıkla ilgili belirsiz bir süreç yaşanırken “hayırlısı” denmesi, kişinin belirsizlik karşısında kendisini ve çevresini sakinleştirme biçimlerinden biri hâline gelebiliyor.
Burada küreselleşmenin de etkisi var. Modern Türk insanı aynı anda hem geleneksel “kısmet” anlayışına hem de modern “kendi geleceğini kendin yarat” düşüncesine maruz kalıyor. Bu iki yaklaşım bazen çatışıyor.
Bir tarafta “Başarılı olmak istiyorsan tamamen kendine güven” mesajı var. Diğer tarafta “Her şey nasip” düşüncesi bulunuyor.
Bence asıl mesele bu ikisini birbirinin düşmanı hâline getirmemek.
Farklı kültürlerde kader düşüncesi: Benzer soru, farklı cevaplar
“İnsan hayatının ne kadarı kendi kontrolündedir?” sorusu yalnızca İslam toplumlarının sorusu değil.
Hristiyanlık içerisinde de ilahî irade, özgür irade, kader, lütuf ve insan sorumluluğu üzerine farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Hatta Hristiyan düşüncesinde bu konuların tek bir yoruma indirgenemeyeceği, farklı teolojik yaklaşımların bulunduğu akademik kaynaklarda özellikle vurgulanmaktadır.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Yahudi geleneğinde de insanın Tanrı karşısındaki sorumluluğu ile ilahî irade arasındaki ilişki önemli bir tartışma alanıdır.
Hindu geleneklerinde ise karma düşüncesi, eylemler ile sonuçları arasında farklı bir nedensellik anlayışı kurar. Budist düşüncede de karma, niyet, eylem ve sonuçlar önemli olmakla birlikte bunun İslâm’daki Allah’ın mutlak iradesi anlayışıyla aynı şey olduğunu söylemek doğru olmaz. Dinlerin hepsinde “kader” kelimesini kullanıyormuş gibi davranmak, aralarındaki temel farkları görmezden gelmek olur.
Dolayısıyla kültürler arasında benzer sorular bulunabilir ama verilen cevaplar aynı değildir.
Bu bana göre çok değerli bir ayrım. İnsanlığın ortak sorusu “Geleceği ne kadar kontrol edebilirim?” olabilir. Fakat Müslüman, Hristiyan, Hindu, Budist veya seküler bir insan bu soruya farklı kavramlarla cevap verebilir.
Doğu ve Batı arasında farklı bir vurgu var mı?
Genelleme yapmak tehlikeli olsa da kültürel psikoloji açısından ilginç eğilimler görülebiliyor.
Batı toplumlarının önemli bir bölümünde bireysel özerklik, kişisel tercih ve bireysel başarı daha fazla öne çıkarılırken; birçok Asya, Ortadoğu ve Akdeniz toplumunda aile, topluluk, karşılıklı sorumluluk ve sosyal bağların daha belirgin olduğu görülür.
Fakat bunu “Batılı erkek bireyseldir, Doğulu kadın ilişkiseldir” gibi basit bir kalıba dönüştürmek kesinlikle doğru olmaz.
Özellikle erkeklerin bireysel başarıya, kadınların ise ilişkilere daha fazla önem verdiği yönündeki iddialar dikkatli ele alınmalı. Bu tür eğilimler bazı araştırmalarda ortalama düzeyde görülebilse bile bireyleri cinsiyet üzerinden açıklamak doğru değildir.
Bir erkek için aile ilişkileri hayatının merkezinde olabilir. Bir kadın için akademik başarı, kariyer, ekonomik bağımsızlık veya kişisel hedefler hayatının en önemli konusu olabilir. Hatta aynı kişi yaşamının farklı dönemlerinde farklı önceliklere sahip olabilir.
Benim burada daha anlamlı bulduğum yaklaşım şu: Toplumların erkeklerden ve kadınlardan beklediği roller, insanların “başarı” ve “kader” kavramlarını nasıl yorumladığını etkileyebilir. Erkeklere “başar, kazan, ayakta dur” mesajı verildiğinde erkek için başarısızlık yalnızca ekonomik değil, kimliksel bir mesele hâline gelebilir. Kadınlara “aileni koru, ilişkileri sürdür, çevreni düşün” mesajı daha fazla verildiğinde ise kişinin kararlarında sosyal bağların ağırlığı artabilir.
Ancak bunlar kültürel beklentilerdir; biyolojik veya değişmez cinsiyet kuralları değildir.
Kadınların ve erkeklerin “Allah’ın dediği olur” sözünü farklı yaşaması mümkün mü?
Burada bence ilginç bir soru ortaya çıkıyor.
Kariyerinde büyük bir hedefi olan bir erkek düşünelim. Yıllarca çalışmış, sınavlara girmiş, terfi beklemiş ve sonunda istediği sonucu alamamış olsun. “Allah’ın dediği olur” sözü onun için kontrol duygusunun kaybıyla başa çıkmanın bir yolu olabilir.
Başka bir tarafta çocuklarının, eşinin, anne-babasının veya yakın çevresinin sorumluluklarını taşıyan bir kadın düşünelim. Onun için aynı ifade yalnızca kişisel başarısızlığı kabullenmek değil, ailesiyle ilgili belirsizliklerin ağırlığını taşımak anlamına gelebilir.
Ama bunun tam tersini de rahatlıkla görebiliriz. Kariyerine odaklanmış bir kadın için bu ifade iş hayatındaki belirsizlikleri anlamlandırırken kullanılabilir. Ailesine çok bağlı bir erkek için ise aynı söz, sosyal ilişkilerde yaşadığı zorlukları kabullenme biçimi olabilir.
Bu nedenle meseleyi cinsiyet üzerinden değil, hayat deneyimi, kültür, ekonomik koşullar, aile yapısı ve bireysel kişilik üzerinden okumak daha sağlıklı.
Küreselleşme bu anlayışı nasıl değiştiriyor?
Bugünün insanı aynı gün içinde farklı kültürlerin düşünceleriyle karşılaşabiliyor. Sabah geleneksel bir aile sohbetinde “kısmet” kavramını duyuyor, öğlen bir kişisel gelişim videosunda “hayatının kontrolü tamamen sende” mesajını izliyor, akşam sosyal medyada başarı hikâyeleri görüyor.
Bu durum özellikle genç kuşaklarda ilginç bir gerilim oluşturuyor.
Bir tarafta dini ve kültürel mirasın getirdiği teslimiyet var. Diğer tarafta küresel kapitalizmin ve kişisel gelişim kültürünün sürekli başarı çağrısı var.
“Çalışırsan başarırsın” düşüncesi tek başına doğru olmadığı gibi, “ne olacaksa olur” düşüncesi de insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmamalı.
Kur’an’daki Hz. Zekeriyyâ örneği bana bu açıdan daha dengeli geliyor: Önce dua var, ardından ilahî takdire güven var. Dolayısıyla burada pasif bir bekleyişten çok umut ile teslimiyetin birlikte bulunması söz konusu.
“Allah’ın dediği olur” demek insanın özgür iradesini ortadan kaldırır mı?
Bu soru konunun belki de en zor noktası.
Eğer her şey Allah’ın iradesiyle gerçekleşiyorsa insanın seçimi ne anlama geliyor?
Bu soru İslam kelamında çok eski tartışmalara, farklı ekollerin ortaya çıkmasına ve kader-irade meselesi üzerine geniş literatür oluşmasına neden olmuştur. Modern felsefede de ilahî önbilgi ile özgür irade arasındaki ilişki hâlâ tartışılan bir konudur.
Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Burada tek cümlelik bir cevap vermek kolay değil. Fakat günlük hayat açısından şöyle bir ayrım yapılabilir:
Sonucu tamamen kontrol etmek başka, seçimin sorumluluğunu taşımak başka şeydir.
Bir insan çalışmayı seçebilir ama sınav sonucunu kesin olarak garanti edemez. Bir insan evlenmek için çaba gösterebilir ama karşısındaki insanın kararını kontrol edemez. Bir insan yatırım yapabilir ama ekonominin tamamını yönetemez. Bir insan çocukları için elinden geleni yapabilir ama onların geleceğini bütünüyle belirleyemez.
İşte “Allah’ın dediği olur” düşüncesi tam olarak bu kontrol sınırına işaret ettiğinde anlamlı hâle geliyor.
Sözün asıl gücü: Başaramadığımızda da anlamlı kalması
Bana göre bu ifadenin en güçlü tarafı başarı anlarında değil, başarısızlık anlarında ortaya çıkıyor.
Her şey yolundayken “Allah’ın dediği olur” demek kolaydır. Asıl mesele, insanın çok istediği bir şey olmadığında bunu nasıl yorumladığıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bu cümle yaşanan her acıyı otomatik olarak “iyi” ilan etmek anlamına gelmez. Bir insanın kaybını, hastalığını, ekonomik sıkıntısını veya hayal kırıklığını küçümsemek için “Allah’ın dediği olur” demek doğru bir yaklaşım olmayabilir.
Bazen insanın önce üzülmeye, yas tutmaya ve soru sormaya ihtiyacı vardır.
Tevekkül, duygusuzluk değildir.
Sabır, acı çekmemek değildir.
Kader inancı da insanın yaşadığı bütün sorunların kolayca açıklanabileceği anlamına gelmez.
Sonuç: “Allah’ın dediği olur” sözünü nasıl anlamalıyız?
Konuyu toparlarsak, “Allah’ın dediği olur” ifadesinin Kur’an’daki en doğrudan karşılıklarından biri Âl-i İmrân Suresi 40. ayettir: “Allah dilediğini yapar.” Bunun yanında Âl-i İmrân 47. ayet Allah’ın dilemesi ve “ol” emri üzerinden ilahî kudreti; Tevbe 51 ise Allah’ın takdiri ve O’na güvenmeyi vurgular.
Diyanet Kuranı
+2
Diyanet Kuranı
+2
Fakat bu ifadeyi sadece “başımıza ne gelirse gelsin, hiçbir şey yapamayız” şeklinde okumak bana göre Kur’an’daki daha geniş çerçeveyi eksik bırakıyor.
Daha dengeli bir okuma şöyle olabilir:
İnsan seçer, çabalar, dua eder ve sorumluluk alır; fakat hayatın bütün sonuçlarını kendi kontrolünde tutamaz.
Türk kültüründeki “hayırlısı” anlayışı, farklı toplumlarda görülen kader ve ilahî irade tartışmalarıyla bazı noktalarda benzer duygular taşırken, her dinin bu meseleyi açıklama biçimi birbirinden farklıdır. Küreselleşen dünyada ise bireysel başarı ile teslimiyet, kişisel özgürlük ile toplumsal sorumluluk ve planlama ile belirsizliği kabul etme arasında yeni dengeler kuruluyor.
Belki de asıl soru “Allah’ın dediği olur mu?” değil.
Biz, kendi elimizden geleni yaptıktan sonra kontrol edemediğimiz şeylerle nasıl yaşayacağız?
Başarısız olduğumuzda kendimizi suçlamadan sorumluluğumuzu nasıl koruyacağız?
Bir kadın kendi hayat hedefleri ile ailesinin beklentileri arasında kaldığında “kader” kavramını nasıl yorumlayacak?
Bir erkek yalnızca başarı üzerinden tanımlanmadığını nasıl fark edecek?
Ve en önemlisi, tevekkül ile vazgeçmek arasındaki çizgiyi nerede çizeceğiz?
Bence “Allah’ın dediği olur” sözünün gerçek ağırlığı tam da burada ortaya çıkıyor: İnsana hem çaba göstermeyi hem de dünyanın tamamının kendi kontrolünde olmadığını kabul etmeyi hatırlatıyor.