Sude
New member
[color=]3 Derece Mahkemeler Nelerdir? Türkiye’de İlk Derece, İstinaf ve Temyiz Sistemine Karşılaştırmalı Bir Bakış[/color]
Bir hukuk meselesiyle karşılaşınca insanın aklına ister istemez aynı soru geliyor: “Mahkeme karar verdi ama yanlışsa ne olacak?” Özellikle bir davanın ilk mahkemede sonuçlanmasından sonra dosyanın başka mahkemelere taşınabileceğini duyuyoruz; fakat ilk derece, istinaf ve temyiz arasındaki farklar çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Üstelik “üç derece mahkeme” denildiğinde sanki Türkiye’de her dava otomatik olarak üç ayrı mahkemeden geçiyormuş gibi bir algı oluşuyor.
Bence tartışılması gereken asıl nokta da burada başlıyor. Çünkü üç aşamalı yargı sistemi yalnızca teknik bir hukuk mekanizması değil; bir kişinin parasını, özgürlüğünü, ailesini, işini, itibarını veya geleceğini doğrudan etkileyebilen bir süreç.
Bu yazıda üç dereceyi hem hukuki işlevleri hem de vatandaş açısından sonuçları üzerinden karşılaştırmak istiyorum. Ayrıca erkek ve kadınların bu sisteme bakışını “erkekler şöyledir, kadınlar böyledir” gibi basmakalıp genellemelerle değil, farklı deneyimlerden doğabilecek iki ayrı yaklaşım üzerinden tartışacağım. Çünkü objektiflik ve duygusal/toplumsal hassasiyet birbirinin alternatifi olmak zorunda değil.
[color=]1. Öncelikle “3 derece mahkeme” ne demek?[/color]
Türkiye’de halk arasında “üç derece mahkeme” denildiğinde genellikle şu üç aşama kastedilir:
İlk derece mahkemesi
İstinaf mahkemesi
Temyiz mercii
Ancak burada önemli bir düzeltme yapmak gerekiyor: Bunlar her zaman üç ayrı mahkeme binası veya her davanın zorunlu olarak geçeceği üç aşama anlamına gelmez. Bir kararın istinafa veya temyize açık olup olmadığı, davanın türüne, kararın niteliğine ve kanunda belirtilen şartlara bağlıdır.
Adli yargıda ilk derece mahkemelerine örnek olarak Asliye Hukuk, Sulh Hukuk, Asliye Ceza ve Ağır Ceza mahkemeleri gösterilebilir. İstanbul Adalet Sarayı'nın resmi mahkeme listesinde de çok sayıda hukuk ve ceza mahkemesinin ilk derece yargılaması yaptığı görülüyor.
İlk derece mahkemesinin kararından sonra şartları oluşuyorsa Bölge Adliye Mahkemesi devreye girer. Bunun ardından temyiz mümkünse dosya Yargıtay'a taşınabilir.
İdari yargıda ise yapı farklı isimlerle karşımıza çıkar: İdare ve vergi mahkemeleri ilk derece düzeyinde, Bölge İdare Mahkemeleri istinaf düzeyinde, Danıştay ise kanunda öngörülen durumlarda temyiz ve bazı özel davalarda ilk ve son derece mercii olarak görev yapar. Anayasa'nın 154. maddesi Yargıtay'ı adli yargıdaki son inceleme mercii, 155. maddesi ise Danıştay'ı idari yargıdaki son inceleme mercii olarak düzenliyor.
[color=]2. Birinci derece: Olayın esas olarak görüldüğü aşama[/color]
İlk derece mahkemesini sistemin temel taşı olarak görmek mümkün. Çünkü uyuşmazlığın başlangıçta ayrıntılı biçimde ele alındığı yer burasıdır.
Tanıklar dinlenebilir, bilirkişi raporları alınabilir, belgeler incelenebilir, tarafların iddiaları ve savunmaları değerlendirilir. Ceza davalarında delillerin değerlendirilmesi, sanığın savunması ve suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı gibi meseleler burada ele alınır.
Örneğin bir işçilik alacağı davasını düşünelim. İşçi fazla mesai yaptığını söylüyor, işveren ise bunu kabul etmiyor. İlk derece mahkemesi bordrolara, banka kayıtlarına, tanık anlatımlarına ve diğer delillere bakarak karar verebilir.
Bu aşamanın en önemli özelliği, uyuşmazlığın maddi yönünün ayrıntılı biçimde ele alınmasıdır.
Fakat ilk derece mahkemesinin kararı her zaman son söz değildir.
[color=]3. İkinci derece: İstinaf neden önemli?[/color]
İstinaf, ilk derece mahkemesinin kararının Bölge Adliye Mahkemesi tarafından yeniden incelenmesini sağlayan kanun yoludur. Adalet Bakanlığı'nın mağdur bilgilendirme portalında da istinafın, ilk derece kararlarının hem hukuki hem de maddi yönden denetlenmesini sağlayan bir yol olduğu açıklanıyor.
Buradaki kritik fark şu: İstinafı sadece “hâkim hata yaptı mı?” şeklinde düşünmemek gerekir.
Örneğin ilk derece mahkemesi bir tanığın anlatımını farklı değerlendirmiş olabilir. Delillerin değerlendirilmesinde veya olayın hukuki nitelendirilmesinde hata bulunduğu ileri sürülebilir. Bölge Adliye Mahkemesi, kanunun izin verdiği kapsamda bu konuları inceleyebilir.
Bu nedenle istinaf, ilk derece mahkemesi kararına karşı daha kapsamlı bir denetim mekanizmasıdır.
Fakat her karar istinafa açık değildir. Kanunda kesin olduğu belirtilen kararlar veya belirli sınırların altında kalan bazı kararlar bakımından istinaf yolu kapalı olabilir.
Burada vatandaş açısından önemli bir ayrıntı ortaya çıkıyor: “Mahkeme karar verdi, kesinlikle üst mahkemeye giderim” düşüncesi doğru değildir. Öncelikle kararın kanun yoluna tabi olup olmadığına bakmak gerekir.
[color=]4. Üçüncü derece: Temyiz ve Yargıtay'ın rolü[/color]
Üçüncü aşama olarak genellikle temyizden söz edilir. Adli yargıda bu aşamanın en önemli mercii Yargıtay'dır.
Ancak Yargıtay'ı “davayı baştan sona yeniden gören bir mahkeme” olarak düşünmek hatalı olur. Yargıtay'ın temel işlevlerinden biri, kanunun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemek ve hukuk kurallarının ülke genelinde daha tutarlı biçimde uygulanmasına katkıda bulunmaktır.
Anayasa'nın 154. maddesi Yargıtay'ı, adliye mahkemelerince verilen ve başka bir adli yargı merciine bırakılmayan karar ve hükümlerin son inceleme mercii olarak tanımlıyor.
Dolayısıyla üç aşamayı kabaca şöyle düşünebiliriz:
İlk derece: “Olay nedir ve deliller ne gösteriyor?”
İstinaf: “İlk derece mahkemesi olayı ve hukuku doğru değerlendirmiş mi?”
Temyiz: “Hukuk kuralları doğru uygulanmış mı ve karar hukuki denetim bakımından yerinde mi?”
Bu ayrım elbette bütün davaları tek cümleyle açıklamaya yetmez; fakat sistemin mantığını anlamak için oldukça kullanışlıdır.
[color=]5. Erkeklerin objektif, kadınların duygusal baktığı söylenebilir mi?[/color]
Forumlarda bu konu konuşulurken sıkça “erkekler daha mantıklı bakıyor, kadınlar ise olayın duygusal tarafını düşünüyor” gibi yorumlara rastlamak mümkün. Fakat bunu bilimsel bir gerçekmiş gibi kabul etmek doğru olmaz.
Cinsiyet ile muhakeme biçimini doğrudan eşleştiren bu tür genellemeler hem bireysel farklılıkları görmezden gelir hem de tartışmayı gereksiz biçimde basitleştirir.
Buna rağmen, kullanıcının istediği karşılaştırmayı anlamlı bir şekilde yapmanın bir yolu var: Erkek ve kadın perspektiflerini biyolojik özellikler olarak değil, farklı bireylerin sahip olabileceği iki farklı değerlendirme biçimi olarak ele almak.
Örneğin forumdaki bir erkek katılımcının yaklaşımı şöyle olabilir:
“Ben önce rakamlara ve sürelere bakarım. Bir dosyanın üç aşamadan geçmesi gerçekten hata oranını düşürüyor mu? Yargılama ne kadar uzuyor? Dosya sayısı ve hâkim başına düşen iş yükü nedir? Bir kararın istinafta ne kadar değiştiğine bakmadan sistemin başarılı veya başarısız olduğunu söylemek bana doğru gelmiyor.”
Bu bakış açısının güçlü tarafı açık: Ölçülebilir verilere dayanıyor.
Nitekim Adalet Bakanlığı'nın 2025 faaliyet raporunda ilk 12 aylık dönemde ortalama görülme sürelerinin ceza davalarında 248 gün, hukuk davalarında 243 gün ve idari davalarda 172 gün olduğu belirtiliyor.
Bu rakamlar bize önemli bir şey söylüyor: Yargının kalitesi kadar süre de adaletin önemli bir parçası.
[color=]6. Kadın perspektifi neden farklı bir soru sorabilir?[/color]
Aynı sisteme bakan başka bir kadın katılımcı ise şöyle düşünebilir:
“Dosyanın üç aşamada incelenmesi benim için sadece istatistik değildir. Bir aile davası yıllarca sürüyorsa, çocuk bundan nasıl etkileniyor? Şiddet iddiasında bulunan bir kişi tekrar tekrar aynı olayları anlatmak zorunda kalıyorsa bunun psikolojik maliyeti nedir? Bir işini veya gelirini kaybeden kişinin dava sonucunu beklerken yaşadığı ekonomik baskıyı sadece dosya sayısıyla ölçebilir miyiz?”
Bu bakış açısı “duygusal olduğu için daha az objektif” değildir.
Tam tersine, hukuk sisteminin ölçmekte zorlandığı bazı maliyetleri görünür hale getirir.
Adalet Bakanlığı da mağdur destek hizmetleri kapsamında psiko-sosyal desteğin adli süreçteki önemine ilişkin veriler yayımlıyor. Bakanlığın açıklamasına göre 2019'dan itibaren adli süreçlerde 1,4 milyondan fazla kişiye psiko-sosyal destek sağlandı.
Dolayısıyla insan üzerindeki etkiyi hesaba katmak, objektiflikten uzaklaşmak anlamına gelmez.
[color=]7. Asıl doğru yaklaşım: Veri ile insan deneyimini birleştirmek[/color]
Bence üç derece mahkeme tartışmasında en sağlıklı yaklaşım, “erkek mantığı mı kadın duygusu mu?” ikilemine sıkışmamak.
Çünkü yalnızca istatistiklere bakarsak önemli bir şeyi kaçırabiliriz: Aynı 250 günlük ortalama süre, iki farklı insan için tamamen farklı anlamlara gelebilir.
Bir şirket açısından 250 günlük dava süreci yönetilebilir bir ticari risk olabilir.
Boşanma ve velayet davasındaki bir kişi açısından ise aynı süre, çocuğuyla ilgili belirsizliğin aylarca devam etmesi anlamına gelebilir.
İşini kaybetmiş bir kişi içinse 250 gün ciddi bir ekonomik kriz yaratabilir.
Dolayısıyla “ortalama dava süresi” objektif bir veridir; fakat o verinin insan hayatındaki karşılığı bağlama göre değişir.
Burada kadınların ve erkeklerin farklı yaşam deneyimlerinden gelebilecek bakışlarının birlikte değerlendirilmesi değerli olabilir. Fakat aynı deneyimi yaşayan iki kişinin de birbirinden tamamen farklı düşünmesi mümkündür.
[color=]8. Yargıdaki kadın-erkek dengesi neden ayrıca önemli?[/color]
Cinsiyet meselesinin tamamen önemsiz olduğunu söylemek de doğru olmaz. Çünkü yargı teşkilatının kendi demografik yapısı da değişiyor.
Adalet Bakanlığı'nın 2025 yılında yaptığı açıklamada Türkiye'de 25 bin 449 hâkim ve Cumhuriyet savcısının görev yaptığı, bunların 9 bin 812'sinin kadın olduğu bildirildi. Bu, kadınların yargı teşkilatındaki varlığının önemli bir seviyeye ulaştığını gösteriyor.
Daha önce Bakanlık tarafından açıklanan verilerde de kadın hâkim ve savcı sayısının 2002'den itibaren ciddi biçimde arttığı belirtilmişti.
Bu veriler bize en azından şu konuda güçlü bir mesaj veriyor: “Hukuk dünyası yalnızca erkeklerin bulunduğu bir alan” şeklindeki eski tablo artık gerçeği yansıtmıyor.
Fakat kadın hâkimlerin artması otomatik olarak bütün kararların kadınların deneyimleri doğrultusunda şekilleneceği anlamına da gelmez. Aynı şekilde erkek hâkimlerin daha objektif, kadın hâkimlerin daha duygusal olduğu sonucuna ulaşmak da bilimsel açıdan savunulabilir bir çıkarım değildir.
Objektifliği belirleyen esas mesele mesleki eğitim, hukuk kurallarına bağlılık, delillerin değerlendirilmesi, gerekçelendirme kalitesi ve bağımsız karar verebilme kapasitesidir.
[color=]9. Üç derece sisteminin avantajı: Hata ihtimalini azaltmak[/color]
Üç aşamalı denetimin en önemli avantajı, tek bir kararın mutlak biçimde dokunulmaz hale gelmeden önce belirli koşullarda yeniden incelenebilmesidir.
Bir hâkim veya mahkeme hata yapabilir. Hukuk karmaşık bir alandır ve aynı olay hakkında farklı hukuki değerlendirmeler ortaya çıkabilir.
İstinaf ve temyiz mekanizmaları bu nedenle önemlidir.
Ancak burada ters bir problem de var: Daha fazla denetim her zaman daha hızlı adalet anlamına gelmez.
Bir kararın tekrar tekrar incelenmesi, özellikle karmaşık dosyalarda yargılama süresini uzatabilir. Bu yüzden adalet sisteminde “ne kadar çok aşama, o kadar iyi” şeklinde basit bir denklem kurmak mümkün değildir.
İdeal sistem hem hataları düzeltebilmeli hem de davaları makul sürede sonuçlandırabilmelidir.
[color=]10. Her dava gerçekten üç mahkemeden geçmeli mi?[/color]
Bence tartışmanın en ilginç sorularından biri bu.
İlk bakışta herkes “Evet, daha fazla denetim daha adildir” diyebilir. Fakat küçük miktarlı, basit veya kanunen kesin nitelikteki bir uyuşmazlığın üç ayrı yargısal aşamadan geçirilmesi sistemin verimliliğini düşürebilir.
Öte yandan özgürlüğü, temel hakları veya ciddi ekonomik sonuçları etkileyen davalarda denetim mekanizmalarının önemi çok daha büyüktür.
Üstelik kanun koyucu zaten bütün kararları otomatik olarak temyize açık bırakmıyor. Hukuk yargılamasında hangi kararların istinaf ve temyiz edilebileceği HMK'da düzenlenmiş durumda. İdari yargıda da Bölge İdare Mahkemesi kararlarının Danıştay'da temyiz edilebilmesi belirli dava türleriyle sınırlandırılmış durumda.
Bu nedenle vatandaşın “üçüncü derece mahkeme hakkım var” demesinden önce “benim kararım için kanun hangi yolu öngörüyor?” sorusunu sorması daha doğru olur.
[color=]11. İdari yargıda üç derece biraz farklı işliyor[/color]
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka nokta var.
Adli yargıdaki “ilk derece → Bölge Adliye Mahkemesi → Yargıtay” şeması, idari yargıya birebir kopyalanamaz.
İdari davalarda ilk derece mahkemesi olarak idare veya vergi mahkemesi görev yapabilir. İstinaf incelemesini Bölge İdare Mahkemesi gerçekleştirir. Ancak Bölge İdare Mahkemesi'nin her kararının Danıştay'a taşınması mümkün değildir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 46. maddesi, Danıştay'da temyiz edilebilecek karar ve dava türlerini belirli kategoriler üzerinden düzenliyor. Danıştay kararlarında da 46. madde kapsamı dışında kalan Bölge İdare Mahkemesi kararlarının kesin olduğu açıkça belirtiliyor.
Dolayısıyla “üç derece” ifadesini kullanırken hangi yargı kolundan söz ettiğimizi belirtmek oldukça önemli.
[color=]12. Sonuç: En iyi yargı sistemi sadece en fazla denetimi yapan sistem değildir[/color]
Üç derece mahkeme sistemi esas olarak bir güvenlik mekanizmasıdır. İlk derece mahkemesi uyuşmazlığı çözer; istinaf belirli kapsamda maddi ve hukuki denetim yapar; temyiz ise özellikle hukukun doğru ve tutarlı uygulanması bakımından son inceleme işlevini yerine getirir.
Fakat bu sistemin başarısını sadece “kaç tane mahkeme var?” sorusuyla ölçemeyiz.
Bence üç temel kriter birlikte değerlendirilmelidir:
Doğruluk: Yanlış kararlar düzeltilebiliyor mu?
Hız: İnsanlar yıllarca süren belirsizlik içinde bırakılıyor mu?
İnsan etkisi: Kararın gerçek hayattaki sonuçları dikkate alınabiliyor mu?
Erkek bir katılımcının süre, dosya sayısı, karar oranları ve hukuki tutarlılık üzerine yaptığı analiz değerlidir. Kadın bir katılımcının aile, çocuk, ekonomik güvence, psikolojik yıpranma veya toplumsal etkiler üzerine yaptığı değerlendirme de aynı şekilde değerlidir. Dahası, bu iki yaklaşımın cinsiyetlere zorunlu olarak bağlı olmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Bir kadın son derece veri odaklı olabilir; bir erkek de bir kararın aile üzerindeki etkisini son derece güçlü biçimde önemseyebilir.
Asıl mesele insanları “erkek bakışı” ve “kadın bakışı” diye kesin kutulara koymak değil, farklı bakışların hukuk sistemindeki kör noktaları tamamlayabilmesidir.
Çünkü adalet yalnızca doğru kanun maddesini bulmak değildir. Doğru kanun maddesinin doğru olaya uygulanması, hatanın düzeltilebilmesi ve bütün bunların insan hayatını gereksiz yere tüketmeden yapılabilmesi de adaletin parçasıdır.
Forumda asıl tartışmak istediğim nokta şu: Sizce Türkiye'de üç aşamalı yargı sistemi adaleti güçlendiriyor mu, yoksa bazı davalarda süreci gereğinden fazla mı uzatıyor?
Bir başka soru da şu: Bir mahkemenin kararını değerlendirirken istatistikler mi daha önemli olmalı, yoksa kararın birey ve toplum üzerindeki somut etkileri mi?
Ve belki de en zor soru: Bir kararın hukuken doğru olması, o kararın toplum açısından adil sonuç doğurduğu anlamına gelir mi?
Bu soruların cevabı muhtemelen “erkekler böyle düşünür, kadınlar şöyle düşünür” kadar basit değil. Belki de iyi bir hukuk sisteminin ihtiyacı tam olarak budur: Veriyi de insan deneyimini de aynı masaya koyabilmek.
[color=]Kaynaklar ve güvenilir başvuru noktaları[/color]
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle 154. madde (Yargıtay) ve 155. madde (Danıştay):
Adalet Bakanlığı, Mağdur Bilgilendirme Portalı – Kanun Yolları: istinaf ve temyiz hakkında açıklamalar.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu – istinaf ve temyiz hükümleri.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu – istinaf ve temyiz hükümleri.
Adalet Bakanlığı, Adalet İstatistikleri 2025.
Adalet Bakanlığı, 2025 yılı yargı personeli ve yargılama sürelerine ilişkin faaliyet verileri.
Adalet Bakanlığı, kadın hâkim ve savcıların yargı teşkilatındaki oranlarına ilişkin açıklamalar.
İstinaf ve temyiz farkını tabloyla açıkla
Cinsiyet çerçevesini daha dengeli kur
Bir hukuk meselesiyle karşılaşınca insanın aklına ister istemez aynı soru geliyor: “Mahkeme karar verdi ama yanlışsa ne olacak?” Özellikle bir davanın ilk mahkemede sonuçlanmasından sonra dosyanın başka mahkemelere taşınabileceğini duyuyoruz; fakat ilk derece, istinaf ve temyiz arasındaki farklar çoğu zaman birbirine karıştırılıyor. Üstelik “üç derece mahkeme” denildiğinde sanki Türkiye’de her dava otomatik olarak üç ayrı mahkemeden geçiyormuş gibi bir algı oluşuyor.
Bence tartışılması gereken asıl nokta da burada başlıyor. Çünkü üç aşamalı yargı sistemi yalnızca teknik bir hukuk mekanizması değil; bir kişinin parasını, özgürlüğünü, ailesini, işini, itibarını veya geleceğini doğrudan etkileyebilen bir süreç.
Bu yazıda üç dereceyi hem hukuki işlevleri hem de vatandaş açısından sonuçları üzerinden karşılaştırmak istiyorum. Ayrıca erkek ve kadınların bu sisteme bakışını “erkekler şöyledir, kadınlar böyledir” gibi basmakalıp genellemelerle değil, farklı deneyimlerden doğabilecek iki ayrı yaklaşım üzerinden tartışacağım. Çünkü objektiflik ve duygusal/toplumsal hassasiyet birbirinin alternatifi olmak zorunda değil.
[color=]1. Öncelikle “3 derece mahkeme” ne demek?[/color]
Türkiye’de halk arasında “üç derece mahkeme” denildiğinde genellikle şu üç aşama kastedilir:
İlk derece mahkemesi
İstinaf mahkemesi
Temyiz mercii
Ancak burada önemli bir düzeltme yapmak gerekiyor: Bunlar her zaman üç ayrı mahkeme binası veya her davanın zorunlu olarak geçeceği üç aşama anlamına gelmez. Bir kararın istinafa veya temyize açık olup olmadığı, davanın türüne, kararın niteliğine ve kanunda belirtilen şartlara bağlıdır.
Adli yargıda ilk derece mahkemelerine örnek olarak Asliye Hukuk, Sulh Hukuk, Asliye Ceza ve Ağır Ceza mahkemeleri gösterilebilir. İstanbul Adalet Sarayı'nın resmi mahkeme listesinde de çok sayıda hukuk ve ceza mahkemesinin ilk derece yargılaması yaptığı görülüyor.
İlk derece mahkemesinin kararından sonra şartları oluşuyorsa Bölge Adliye Mahkemesi devreye girer. Bunun ardından temyiz mümkünse dosya Yargıtay'a taşınabilir.
İdari yargıda ise yapı farklı isimlerle karşımıza çıkar: İdare ve vergi mahkemeleri ilk derece düzeyinde, Bölge İdare Mahkemeleri istinaf düzeyinde, Danıştay ise kanunda öngörülen durumlarda temyiz ve bazı özel davalarda ilk ve son derece mercii olarak görev yapar. Anayasa'nın 154. maddesi Yargıtay'ı adli yargıdaki son inceleme mercii, 155. maddesi ise Danıştay'ı idari yargıdaki son inceleme mercii olarak düzenliyor.
[color=]2. Birinci derece: Olayın esas olarak görüldüğü aşama[/color]
İlk derece mahkemesini sistemin temel taşı olarak görmek mümkün. Çünkü uyuşmazlığın başlangıçta ayrıntılı biçimde ele alındığı yer burasıdır.
Tanıklar dinlenebilir, bilirkişi raporları alınabilir, belgeler incelenebilir, tarafların iddiaları ve savunmaları değerlendirilir. Ceza davalarında delillerin değerlendirilmesi, sanığın savunması ve suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı gibi meseleler burada ele alınır.
Örneğin bir işçilik alacağı davasını düşünelim. İşçi fazla mesai yaptığını söylüyor, işveren ise bunu kabul etmiyor. İlk derece mahkemesi bordrolara, banka kayıtlarına, tanık anlatımlarına ve diğer delillere bakarak karar verebilir.
Bu aşamanın en önemli özelliği, uyuşmazlığın maddi yönünün ayrıntılı biçimde ele alınmasıdır.
Fakat ilk derece mahkemesinin kararı her zaman son söz değildir.
[color=]3. İkinci derece: İstinaf neden önemli?[/color]
İstinaf, ilk derece mahkemesinin kararının Bölge Adliye Mahkemesi tarafından yeniden incelenmesini sağlayan kanun yoludur. Adalet Bakanlığı'nın mağdur bilgilendirme portalında da istinafın, ilk derece kararlarının hem hukuki hem de maddi yönden denetlenmesini sağlayan bir yol olduğu açıklanıyor.
Buradaki kritik fark şu: İstinafı sadece “hâkim hata yaptı mı?” şeklinde düşünmemek gerekir.
Örneğin ilk derece mahkemesi bir tanığın anlatımını farklı değerlendirmiş olabilir. Delillerin değerlendirilmesinde veya olayın hukuki nitelendirilmesinde hata bulunduğu ileri sürülebilir. Bölge Adliye Mahkemesi, kanunun izin verdiği kapsamda bu konuları inceleyebilir.
Bu nedenle istinaf, ilk derece mahkemesi kararına karşı daha kapsamlı bir denetim mekanizmasıdır.
Fakat her karar istinafa açık değildir. Kanunda kesin olduğu belirtilen kararlar veya belirli sınırların altında kalan bazı kararlar bakımından istinaf yolu kapalı olabilir.
Burada vatandaş açısından önemli bir ayrıntı ortaya çıkıyor: “Mahkeme karar verdi, kesinlikle üst mahkemeye giderim” düşüncesi doğru değildir. Öncelikle kararın kanun yoluna tabi olup olmadığına bakmak gerekir.
[color=]4. Üçüncü derece: Temyiz ve Yargıtay'ın rolü[/color]
Üçüncü aşama olarak genellikle temyizden söz edilir. Adli yargıda bu aşamanın en önemli mercii Yargıtay'dır.
Ancak Yargıtay'ı “davayı baştan sona yeniden gören bir mahkeme” olarak düşünmek hatalı olur. Yargıtay'ın temel işlevlerinden biri, kanunun doğru uygulanıp uygulanmadığını denetlemek ve hukuk kurallarının ülke genelinde daha tutarlı biçimde uygulanmasına katkıda bulunmaktır.
Anayasa'nın 154. maddesi Yargıtay'ı, adliye mahkemelerince verilen ve başka bir adli yargı merciine bırakılmayan karar ve hükümlerin son inceleme mercii olarak tanımlıyor.
Dolayısıyla üç aşamayı kabaca şöyle düşünebiliriz:
İlk derece: “Olay nedir ve deliller ne gösteriyor?”
İstinaf: “İlk derece mahkemesi olayı ve hukuku doğru değerlendirmiş mi?”
Temyiz: “Hukuk kuralları doğru uygulanmış mı ve karar hukuki denetim bakımından yerinde mi?”
Bu ayrım elbette bütün davaları tek cümleyle açıklamaya yetmez; fakat sistemin mantığını anlamak için oldukça kullanışlıdır.
[color=]5. Erkeklerin objektif, kadınların duygusal baktığı söylenebilir mi?[/color]
Forumlarda bu konu konuşulurken sıkça “erkekler daha mantıklı bakıyor, kadınlar ise olayın duygusal tarafını düşünüyor” gibi yorumlara rastlamak mümkün. Fakat bunu bilimsel bir gerçekmiş gibi kabul etmek doğru olmaz.
Cinsiyet ile muhakeme biçimini doğrudan eşleştiren bu tür genellemeler hem bireysel farklılıkları görmezden gelir hem de tartışmayı gereksiz biçimde basitleştirir.
Buna rağmen, kullanıcının istediği karşılaştırmayı anlamlı bir şekilde yapmanın bir yolu var: Erkek ve kadın perspektiflerini biyolojik özellikler olarak değil, farklı bireylerin sahip olabileceği iki farklı değerlendirme biçimi olarak ele almak.
Örneğin forumdaki bir erkek katılımcının yaklaşımı şöyle olabilir:
“Ben önce rakamlara ve sürelere bakarım. Bir dosyanın üç aşamadan geçmesi gerçekten hata oranını düşürüyor mu? Yargılama ne kadar uzuyor? Dosya sayısı ve hâkim başına düşen iş yükü nedir? Bir kararın istinafta ne kadar değiştiğine bakmadan sistemin başarılı veya başarısız olduğunu söylemek bana doğru gelmiyor.”
Bu bakış açısının güçlü tarafı açık: Ölçülebilir verilere dayanıyor.
Nitekim Adalet Bakanlığı'nın 2025 faaliyet raporunda ilk 12 aylık dönemde ortalama görülme sürelerinin ceza davalarında 248 gün, hukuk davalarında 243 gün ve idari davalarda 172 gün olduğu belirtiliyor.
Bu rakamlar bize önemli bir şey söylüyor: Yargının kalitesi kadar süre de adaletin önemli bir parçası.
[color=]6. Kadın perspektifi neden farklı bir soru sorabilir?[/color]
Aynı sisteme bakan başka bir kadın katılımcı ise şöyle düşünebilir:
“Dosyanın üç aşamada incelenmesi benim için sadece istatistik değildir. Bir aile davası yıllarca sürüyorsa, çocuk bundan nasıl etkileniyor? Şiddet iddiasında bulunan bir kişi tekrar tekrar aynı olayları anlatmak zorunda kalıyorsa bunun psikolojik maliyeti nedir? Bir işini veya gelirini kaybeden kişinin dava sonucunu beklerken yaşadığı ekonomik baskıyı sadece dosya sayısıyla ölçebilir miyiz?”
Bu bakış açısı “duygusal olduğu için daha az objektif” değildir.
Tam tersine, hukuk sisteminin ölçmekte zorlandığı bazı maliyetleri görünür hale getirir.
Adalet Bakanlığı da mağdur destek hizmetleri kapsamında psiko-sosyal desteğin adli süreçteki önemine ilişkin veriler yayımlıyor. Bakanlığın açıklamasına göre 2019'dan itibaren adli süreçlerde 1,4 milyondan fazla kişiye psiko-sosyal destek sağlandı.
Dolayısıyla insan üzerindeki etkiyi hesaba katmak, objektiflikten uzaklaşmak anlamına gelmez.
[color=]7. Asıl doğru yaklaşım: Veri ile insan deneyimini birleştirmek[/color]
Bence üç derece mahkeme tartışmasında en sağlıklı yaklaşım, “erkek mantığı mı kadın duygusu mu?” ikilemine sıkışmamak.
Çünkü yalnızca istatistiklere bakarsak önemli bir şeyi kaçırabiliriz: Aynı 250 günlük ortalama süre, iki farklı insan için tamamen farklı anlamlara gelebilir.
Bir şirket açısından 250 günlük dava süreci yönetilebilir bir ticari risk olabilir.
Boşanma ve velayet davasındaki bir kişi açısından ise aynı süre, çocuğuyla ilgili belirsizliğin aylarca devam etmesi anlamına gelebilir.
İşini kaybetmiş bir kişi içinse 250 gün ciddi bir ekonomik kriz yaratabilir.
Dolayısıyla “ortalama dava süresi” objektif bir veridir; fakat o verinin insan hayatındaki karşılığı bağlama göre değişir.
Burada kadınların ve erkeklerin farklı yaşam deneyimlerinden gelebilecek bakışlarının birlikte değerlendirilmesi değerli olabilir. Fakat aynı deneyimi yaşayan iki kişinin de birbirinden tamamen farklı düşünmesi mümkündür.
[color=]8. Yargıdaki kadın-erkek dengesi neden ayrıca önemli?[/color]
Cinsiyet meselesinin tamamen önemsiz olduğunu söylemek de doğru olmaz. Çünkü yargı teşkilatının kendi demografik yapısı da değişiyor.
Adalet Bakanlığı'nın 2025 yılında yaptığı açıklamada Türkiye'de 25 bin 449 hâkim ve Cumhuriyet savcısının görev yaptığı, bunların 9 bin 812'sinin kadın olduğu bildirildi. Bu, kadınların yargı teşkilatındaki varlığının önemli bir seviyeye ulaştığını gösteriyor.
Daha önce Bakanlık tarafından açıklanan verilerde de kadın hâkim ve savcı sayısının 2002'den itibaren ciddi biçimde arttığı belirtilmişti.
Bu veriler bize en azından şu konuda güçlü bir mesaj veriyor: “Hukuk dünyası yalnızca erkeklerin bulunduğu bir alan” şeklindeki eski tablo artık gerçeği yansıtmıyor.
Fakat kadın hâkimlerin artması otomatik olarak bütün kararların kadınların deneyimleri doğrultusunda şekilleneceği anlamına da gelmez. Aynı şekilde erkek hâkimlerin daha objektif, kadın hâkimlerin daha duygusal olduğu sonucuna ulaşmak da bilimsel açıdan savunulabilir bir çıkarım değildir.
Objektifliği belirleyen esas mesele mesleki eğitim, hukuk kurallarına bağlılık, delillerin değerlendirilmesi, gerekçelendirme kalitesi ve bağımsız karar verebilme kapasitesidir.
[color=]9. Üç derece sisteminin avantajı: Hata ihtimalini azaltmak[/color]
Üç aşamalı denetimin en önemli avantajı, tek bir kararın mutlak biçimde dokunulmaz hale gelmeden önce belirli koşullarda yeniden incelenebilmesidir.
Bir hâkim veya mahkeme hata yapabilir. Hukuk karmaşık bir alandır ve aynı olay hakkında farklı hukuki değerlendirmeler ortaya çıkabilir.
İstinaf ve temyiz mekanizmaları bu nedenle önemlidir.
Ancak burada ters bir problem de var: Daha fazla denetim her zaman daha hızlı adalet anlamına gelmez.
Bir kararın tekrar tekrar incelenmesi, özellikle karmaşık dosyalarda yargılama süresini uzatabilir. Bu yüzden adalet sisteminde “ne kadar çok aşama, o kadar iyi” şeklinde basit bir denklem kurmak mümkün değildir.
İdeal sistem hem hataları düzeltebilmeli hem de davaları makul sürede sonuçlandırabilmelidir.
[color=]10. Her dava gerçekten üç mahkemeden geçmeli mi?[/color]
Bence tartışmanın en ilginç sorularından biri bu.
İlk bakışta herkes “Evet, daha fazla denetim daha adildir” diyebilir. Fakat küçük miktarlı, basit veya kanunen kesin nitelikteki bir uyuşmazlığın üç ayrı yargısal aşamadan geçirilmesi sistemin verimliliğini düşürebilir.
Öte yandan özgürlüğü, temel hakları veya ciddi ekonomik sonuçları etkileyen davalarda denetim mekanizmalarının önemi çok daha büyüktür.
Üstelik kanun koyucu zaten bütün kararları otomatik olarak temyize açık bırakmıyor. Hukuk yargılamasında hangi kararların istinaf ve temyiz edilebileceği HMK'da düzenlenmiş durumda. İdari yargıda da Bölge İdare Mahkemesi kararlarının Danıştay'da temyiz edilebilmesi belirli dava türleriyle sınırlandırılmış durumda.
Bu nedenle vatandaşın “üçüncü derece mahkeme hakkım var” demesinden önce “benim kararım için kanun hangi yolu öngörüyor?” sorusunu sorması daha doğru olur.
[color=]11. İdari yargıda üç derece biraz farklı işliyor[/color]
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir başka nokta var.
Adli yargıdaki “ilk derece → Bölge Adliye Mahkemesi → Yargıtay” şeması, idari yargıya birebir kopyalanamaz.
İdari davalarda ilk derece mahkemesi olarak idare veya vergi mahkemesi görev yapabilir. İstinaf incelemesini Bölge İdare Mahkemesi gerçekleştirir. Ancak Bölge İdare Mahkemesi'nin her kararının Danıştay'a taşınması mümkün değildir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 46. maddesi, Danıştay'da temyiz edilebilecek karar ve dava türlerini belirli kategoriler üzerinden düzenliyor. Danıştay kararlarında da 46. madde kapsamı dışında kalan Bölge İdare Mahkemesi kararlarının kesin olduğu açıkça belirtiliyor.
Dolayısıyla “üç derece” ifadesini kullanırken hangi yargı kolundan söz ettiğimizi belirtmek oldukça önemli.
[color=]12. Sonuç: En iyi yargı sistemi sadece en fazla denetimi yapan sistem değildir[/color]
Üç derece mahkeme sistemi esas olarak bir güvenlik mekanizmasıdır. İlk derece mahkemesi uyuşmazlığı çözer; istinaf belirli kapsamda maddi ve hukuki denetim yapar; temyiz ise özellikle hukukun doğru ve tutarlı uygulanması bakımından son inceleme işlevini yerine getirir.
Fakat bu sistemin başarısını sadece “kaç tane mahkeme var?” sorusuyla ölçemeyiz.
Bence üç temel kriter birlikte değerlendirilmelidir:
Doğruluk: Yanlış kararlar düzeltilebiliyor mu?
Hız: İnsanlar yıllarca süren belirsizlik içinde bırakılıyor mu?
İnsan etkisi: Kararın gerçek hayattaki sonuçları dikkate alınabiliyor mu?
Erkek bir katılımcının süre, dosya sayısı, karar oranları ve hukuki tutarlılık üzerine yaptığı analiz değerlidir. Kadın bir katılımcının aile, çocuk, ekonomik güvence, psikolojik yıpranma veya toplumsal etkiler üzerine yaptığı değerlendirme de aynı şekilde değerlidir. Dahası, bu iki yaklaşımın cinsiyetlere zorunlu olarak bağlı olmadığını özellikle vurgulamak gerekir. Bir kadın son derece veri odaklı olabilir; bir erkek de bir kararın aile üzerindeki etkisini son derece güçlü biçimde önemseyebilir.
Asıl mesele insanları “erkek bakışı” ve “kadın bakışı” diye kesin kutulara koymak değil, farklı bakışların hukuk sistemindeki kör noktaları tamamlayabilmesidir.
Çünkü adalet yalnızca doğru kanun maddesini bulmak değildir. Doğru kanun maddesinin doğru olaya uygulanması, hatanın düzeltilebilmesi ve bütün bunların insan hayatını gereksiz yere tüketmeden yapılabilmesi de adaletin parçasıdır.
Forumda asıl tartışmak istediğim nokta şu: Sizce Türkiye'de üç aşamalı yargı sistemi adaleti güçlendiriyor mu, yoksa bazı davalarda süreci gereğinden fazla mı uzatıyor?
Bir başka soru da şu: Bir mahkemenin kararını değerlendirirken istatistikler mi daha önemli olmalı, yoksa kararın birey ve toplum üzerindeki somut etkileri mi?
Ve belki de en zor soru: Bir kararın hukuken doğru olması, o kararın toplum açısından adil sonuç doğurduğu anlamına gelir mi?
Bu soruların cevabı muhtemelen “erkekler böyle düşünür, kadınlar şöyle düşünür” kadar basit değil. Belki de iyi bir hukuk sisteminin ihtiyacı tam olarak budur: Veriyi de insan deneyimini de aynı masaya koyabilmek.
[color=]Kaynaklar ve güvenilir başvuru noktaları[/color]
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle 154. madde (Yargıtay) ve 155. madde (Danıştay):
Adalet Bakanlığı, Mağdur Bilgilendirme Portalı – Kanun Yolları: istinaf ve temyiz hakkında açıklamalar.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu – istinaf ve temyiz hükümleri.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu – istinaf ve temyiz hükümleri.
Adalet Bakanlığı, Adalet İstatistikleri 2025.
Adalet Bakanlığı, 2025 yılı yargı personeli ve yargılama sürelerine ilişkin faaliyet verileri.
Adalet Bakanlığı, kadın hâkim ve savcıların yargı teşkilatındaki oranlarına ilişkin açıklamalar.
İstinaf ve temyiz farkını tabloyla açıkla
Cinsiyet çerçevesini daha dengeli kur